Ülserli Kolit

17 Nisan 2012 admin Kategori: Genel Sağlık | Yorum yok »

Ülserli Kolit

Ülserli Kolit

ÜLSERLİ KOLİT:Ülserli kolit özellikle kalınbağırsağın son bölümleri olan sigmoit alt, düzbağırsağm (rektum) üst kısmını içeren bölgede çok sayıda yüzeysel ül-serleşmeyle ortaya çıkan bir hastalıktır. Bazı olgularda hastalıklı bölgenin mukoza dokusunda aşın hücre çoğalmasına bağlı olarak polipe benzer yapılar görülebilir. Ülserli kolit bütün ka­lınbağırsağı, bazen incebağırsağm son bölümü olan ileumu da etkileyebilir. Ama düzbağırsak ve sigmoit kolondan sonra en tehlikeli bölge, inen kalınba­ğırsağın düzbağırsağa komşu olan bö­lümleridir.
NEDENLERİ
Ülserli kolit tek nedene bağlanamaz; bağırsak mukozasının çeşitli etkenlere karşı olağandışı tepkiler vermesi sonu­cunda ortaya çıkar. Bu etkenlerin başlı-caları aşağıda sıralanmıştır:
• Yapısal-kahtsal etkenler – Hastalık genellikle aynı ailede birçok kişide gö­rülür.
• Psikosomatik etkenler – Ruhsal sı­kıntıların vücuda yansımasıyla ilgili olan bu tip etkenler daha çok belli bir ruhsal yapıdaki (toplumsal uyum güçlü­ğü olan, ruhsal çöküntüye eğilimli) kişilerde görülür. Bu olgularda düş “kınk-hklan, duygusal darbeler, aile içi anlaş­mazlıklar, toplumsal ve ekonomik sı­kıntılar gibi hazırlayıcı koşullar hastalı­ğın ortaya çıkmasına ya da alevlenme­sine yol açar. Bu durumda psikolojik tedavi yararlı olabilir. • Bağışıklık etkenleri  Hastalığın oluşmasmda antikorların önemli rol oy­nadığı sanılmaktadır. Kalınbağırsaktaki bakterilere karşı antikor üretilirken, ba­ğırsağın kendi mukozasına karşı da özantikorlar gelişmektedir.Olguların yüzde 50’sinde süt protei­nine karşı antikor saptanmıştır; ama bunlara sağlıklı kişilerde de rastlan­maktadır. Aynca süte karşı tepki, yalmzca bağışıklığa bağlı aşırı duyarlılık durumunda değil, özel bir enzim olan laktaz eksikliği sonucunda da oluşabi­lir. Birçok ülserli kolit olgusunda bu enzimin eksikliğine rastlanmıştır.

GÖRÜLME SIKLIĞI
Bütün dünyada oldukça yaygın biçimde karşılaşılmakla birlikte hastalığın görül­me sıklığının uzun yıllardan beri aym düzeyde kaldığı söylenebilir. Ama elde­ki istatistik veriler bölgeden bölgeye önemli farklılıklar gösterdiğinden an­lamlı bir genel oran ve sayı vermek ola­naksızdır.
Ülserli kolit olgularının yüzde 15′inde başlangıç belirtileri yaşamın ilk 20 yılında ortaya çıkar. Hastalığın en sık görüldüğü yaş grubu 20-30 arasıdır. Aynı aile bireyleri arasmda daha çok görüldüğünden, ülserli kolitin aile has­talığı özelliği taşıdığı söylenebilir. Ay­nca kadınlarda erkeklere oranla belir­gin biçimde daha sık ortaya çıkar.Ülserli kolitin görülme sıklığına yö­nelik ilk aştırmalarda hastalığın geliri ve kültür düzeyi yüksek, önemli sorum­luluklar üstlenmiş kişiler arasında daha çok rastlandığı sonucuna vanlmıştır. Kentlerde de kırsal kesime göre daha yaygındır.
ABD, İngiltere ve Danimarka’da ırk, çevre ve toplumsal-ekonomik ko­şullan kesin biçimde belirlenmiş grup­larda yapılan çalışmalar ise hastalığın sanılandan daha yaygın bir dağılımı ol­duğunu göstermiştir
LEZYONLARIN ÖZELLİKLERİ
Başlangıçta damarlarda bölgesel bir kan toplanması gözlenir. Bu nedenle lezyon-lann çevresindeki hücreler arası sıvıda artış olur. Hastalıktan etkilenen bölgeler ödemli ve kanamalıdır. Hemen ardından hasta bölgelerdeki bağırsak epiteli bü­tünlüğünü yitirir; mukoza ve mukoza al­tı katmanına kadar inen küçük çaplı do­ku ölümü ve ülser alanlan açılmaya baş­lar. Buna karşılık kas katmanı ile kalın­bağırsağı dıştan örten seröz (sıvı içeren) katman hastalıktan etkilenmez.Hastalık ilerledikçe, doku Ölümü ve küçük ülser alanları çevreye doğru yayı­larak daha f eniş ülserler oluşturur. Ül­serler arasındaki mukoza aşırı kırmızı ve şiştir. Sonunda polipe benzer çıkıntı­lı kütlelerin oluşmasıyla bu bölgelerde hastalığa özgü tipik görünüm ortaya çı­kar. Kalınbağırsağın hasta yüzeylerinde irinli ve kanlı bir sıvı birikir. Bunlar nedbe dokusu bırakarak İyileşir. Bu olaylann başlaması ya da yinelemesi hastalığın en temel belirtisi olan kanlı ishalin ortaya çıkmasına neden olur. Epitel katmanında doku ölümüyle sey­reden iltihaplanma sonucunda mukoza artık kalınbağırsak boyunca su emebil­me özelliğini yitirir. Aynca kasılmalar sıklaşır, lezyonlardan bağırsak boşluğu­na sürekli kan sızmaya başlar. Kaslar büzüşür ve nedbe dokusunun gelişme­siyle ortaya çıkan biçim bozuklukları, bağırsağın sertleşip kısalmasına neden olur. Bu oluşumlar kalınbağırsak fil­minde kolayca ayırt edilen tipik bir gö­rünüme yol açar.
BELİRTİLERİ
Ülserli kolit yalnız düzbağırsağı etkile­yebilir (ülserli proktit) ya da düzbağır-saktan inen kalınbağırsağa yayılıp bü­tün kalınbağırsakta görülebilir (panko-lit). Hastalık dikkat çekmeden, çok sinsi başladığı için hekime genellikle geç başvurulur. Klinik tablo çok belirgin değildir. Genel olarak kendini kötü his­setme, kolay yorulma, çocuklarda büyü­menin yavaşlaması, karın ağrılan, ishal nöbetleri, bazen de kabızlığı izleyen is­hal nöbetleri gözlenir.İnatçı ve ve çok sık (günde 20′ye varan), kanlı, mukuslu ve irinli sıvı dış-kılama, karın ağnlan, kilo yitimi, anüs büzgen kasında ağrılı kasılmalar ve bu­nunla birlikte acil dışkılama gereksini­mi ve genel durumun bozulması, ülserli koliti düşündürür. Ateş her zaman orta­ya çıkmaz. Bu durum, hastalığın kro­nikleştiğini gösterir.Alevlenme dönemleri birkaç hafta ya da birkaç ay sürebilir. Belirtilerin gerilediği dönemlerde, dışkılama nor­male dönse de, yumuşak dışkıda her za­man iltihap belirtileri bulunabilir. Geri­leme dönemleri haftalar, aylar, hatta yıllarca sürebilir. Ama gene de alevlen­meler giderek sıklaşır ve daha uzun sü­rer.Ender de olsa akut, birden alevlenen ve ilerleyici biçimler görülebilir. Bu du­rumda kalınbağırsağın tümü hastalıktan etkilenmiş demektir. Sulu dışkılama ara­lıksız sürer; günde 30-40 kez dışküayan hastalar vardır. Genel durum son derece bozuktur ve hastalık çok ağırlaştığından hastanın vakit geçirmeden hastaneye ya­tırılarak tedavi edilmesi zorunludur.
KOMPLİKASYONLAR
Ülserli kolitin komplikasyonlan yerel ya da genel olabilir. Yerel komplikas­yonların en sık görülenleri, hasta bağır­sak ile yakın organlar arasında oluşan fistüllerdir. Aynca dölyolunda yaygın yalancı polip oluşumu, kalınbağırsak tı­kanması, delinme, kötü huylu tümör ge­lişimi, bağırsağın torbalaşması ve ağır kanamalar görülebilir. Genel komplikasyonlar arasında emilimin çok aza in­mesine bağlı olarak beslenme yetersiz­liği, beslenme ve metabolizma bozukluklan, bunlara bağlı olarak zayıflama ve kansızlık, eklem iltihabı, karaciğer iltihabı ve yağlanması sayılabilir.
TANI
Tanı yukarıda değinilen belirtilerin de­ğerlendirilmesiyle konur. Kanlı, sü-müksü ve irinli dışkılamayla görülen İs­hal, kann ağnsı, makattan kan gelmesi, kilo kaybı, bağırsak kasılmalan, anüs büzgen kasmda ağrı, ateş, bazen olduk­ça tipik eklem ağrıları tanıya yardımcı belirtilerdir.
Kesin tam için sigmoidoskoptan ya­rarlanılır. Bu yöntem anüsten düzbağır-sağa ve onu izleyen sigmoit kolona ka­dar uzatılan bir alet yardımıyla kalınba­ğırsak içinin gözle incelenmesi temeli­ne dayanır. Ülserli kolit olgularının yüzde 90-95′inde inen kalınbağırsak, sigmoit kolon ve düzbağırsak mukozası hastalıktan etkilendiğinden, sigmoidos-kop Ülserli kolitin son derece tipik lez-yonlannı gösterebilir. Bunlar mukozada şişme, ülserler, sümüksü-irinli sıvı, ka­nama ve iltihap kökenli polip oluşumu­dur.Hastalıklı bölgelerden alman biyop­si örneklerinin incelenmesi ve daha sonra alman örneklerle karşılaştırılması tanıda önemli rol oynar. Bu işlem has­talığın bağırsak kanseri, bağırsak vere­mi, akut bakteri kökenli dizanteri gibi olgulardan ayırt edilmesi açısından da yararlıdır.Düzbağırsağm parmakla muayene edilmesi tam açısından çok değerli bil­giler verirse de, aşın ağrılı olması ve genellikle makat (anüs) çevresinde de iltihap bulunması nedeniyle hastaya sı­kıntı verebilir.Kolonoskopi, yani sigmoit kolonu da aşacak biçimde kalınbağırsağın bir alet yardımıyla içerden gözlenmesi, ta­nıya yardımcı bir başka inceleme yön­temidir. Ama ilgili kalınbağırsak yüze­yi çok ince ve kolayca incinebilir oldu­ğundan büyük bir özenle yapılması ge­rekir. Bu yöntemlerin içerdiği güçlükler nedeniyle bağırsak filmleri tamdaki önemini hâlâ korumaktadır. Öte yandan son derece duyarlı bir durumda olan ka­lınbağırsağa film çekmeden önce kont­rast madde olarak baryum verilmesinin de sakıncaları vardır. Bazen hastalığın gidişi sırasında bağırsağın gergin olma­sı, kontrast madde vermeden çekilen filmlerin de tanıda kullanılabilmesini sağlamaktadır.
BEKLENEN GİDİŞİ (PROGNOZ)
Ülserli kolitin gidişi 1960′lara değin ol­dukça kötüydü. Hastaların yaklaşık yüzde 80′inde ilk nöbetten sonraki 6-12 ayda ikinci nöbet gelmekte, bunu da ye­ni alevlenmeler İzlemekteydi. Bu du­rum hastanın yaşama düzenini bozmak­la kalmayıp, sık sık bağırsak delinmele­ri ya da anormal kalınbağırsak genişle­mesi (akut megakolon) gibi komplikasyonlara yol açarak ölümle sonuçlanı­yordu. Bu komplikasyonlar sonucunda Ölüm oranı, belirtiler başladıktan sonra­ki ilk 10 yılda yüzde 20, 20 yılda da yüzde 40′a ulaşmaktaydı.
O zamanlar tedavi şansım belirleyen iki etken vardı: İlk nöbetin ne ölçüde ağır geçirildiği ve hastalığın yaygınlığı. Günümüzde ise uygun ve etkili önleyici tedavi yöntemleri geliştirilmiş, yinele­melerin sayısıyla şiddeti azaltılmış ve hastaların ortalama ömrü genel nüfusta­ki ortalama Ömür düzeyine yükseltil­miştir.
TEDAVİ
Ülserli kolit tedavisi dört temel amaca yöneliktir:
• Hastalığın en ağır belirtilerini, özel­likle ishal ve sonuçlanın denetim altına almak.
• Özellikle ishale bağlı sıvı ve elektro­lit kaybıyla kanamanın ağırlık kazandı­ğı olgularda kansızlığı önlemek.
• Kalınbağırsaktaki hastalık süreçleri­nin sessiz olduğu dönemleri uzatmak.
• Alevlenmeleri önlemek.
Bilinen bütün ilaçlar, hastalık süre­cinin ancak bir dönemi için etkilidir. Hastalığın kökeni tam olarak bilinmedi­ğinden, nedene değil, belirtilere yönelik bir tedavi uygulanabilmektedir.
Kesin iyileşme sağlayan bir ilaç te­davisi henüz geliştirilememiştir. İlaç te­davisinin amacı, hastalığın gidişini de­netim altına almak, alevlenme dönemle­rinde hastalığı geriletmek ve alevlenme­leri elden geldiğince engellemektir. Bu amaçlara yönelik olarak yapılan yoğun çalışmalar sonucunda denenen sayısız ilaçtan birçoğunun etkisi kanıtlanmıştır.Ülserli kolit şiddeti son derece de­ğişken bir hastalıktır: Düzbağırsakla sı­nırlı hafif biçimlerden, hastanın yaşamı­nı tehlikeye sokabilecek kadar ağır ola­bilen ve bütün kalınbağırsağı etkileyen biçimlere kadar değişiklik gösterebilir. Bu nedenle tedavi de hastalığın gidişine göre değişmektedir.Genel olarak hastaların en önemli yakınması olan karın ağnlan, yaygın biçimde kullanılan spazm çözücülerle giderilebilir. Aynı zamanda beslenme bozuklukları da protein, vitamin ve mi­neraller (Özellikle demir) bakımından zengin yiyecekler alınarak düzeltilebi­lir. Bu arada süt gibi hastalık belirtileri­ni ağırlaştırabilecek, sindirimi güç be­sinlerden kaçınmak gerekir.

Tedavide en sık kullanılan ilaçlar üç grupta toplanabilir: 1) İltihap giderici ilaçlar. 2) Bağışıklık sistemini baskıla­yıcı ya da düzenleyici ilaçlar. 3) îshal önleyici ilaçlar.
Kortikoitler (kortikosteroîtler) -Ülserli kolit tedavisinde en önemli ilaç­lardır. Bunlar ağız yoluyla, enjeksiyon­la ya da hastalığın kalınbağırsağın son bölümleriyle sınırlı kaldığı durumlarda yerel olarak kullanılabilir. Sağlayacak­ları yarar, vücudun iltihap yanıtım bas­kı altına almaları ve bağışıklık yanıtını azaltmalarına bağlıdır. Hastalığın akut döneminde etkin olarak belirtileri geri­lettikleri kanıtlanmıştır. Buna karşın alevlenmelerin önlenmesinde, uzun sü­reli dozların yaran kuşkuludur.
Kortikoitlerin hastalığın alevlendiği dönemlerde kesin olarak kullanılmaları önerilir. Günlük dozlan ve uygulama biçimleri hastalığın ağırlığına göre de­ğişir. Ülserli kolitin kalınbağırsağın son bölümleriyle sınırlı ve hafif biçimlerin­de lavman yaparak yerel olarak steroit verilmesi yeğlenen bir yöntemdir. Bu durumlarda, bağırsaktan emilmeyen ilaç bileşimleri kullandır. Önemli olan, iltihaplı bağırsak mukozasıyla olabildi­ğince uzun süre ilişkide kalabilecek tip­te ilaçların kullanılmasıdır.
Ağır ya da orta şiddetteki olgularda, steroit grubu ilaçlar ağız yoluyla ya da iğneyle verilir. Aynca yerel uygulama da yapılabilir. Damar yoluyla verilen prednizon, uygulanan doza bağlı olarak (günlük 20-60 mg) son derece etkilidir. İlaç günde 2-3 doza bölünerek ya da sı­vı içinde eritilip düşük dozlar biçiminde verilebilir. Bu arada yüksek dozlarda (örneğin günde 60 mg düzeyinde) yan etkilerin daha sık ortaya çıktığı unutul­mamalıdır. Prednizonun sabahları tek doz olarak ağız yoluyla verilmesi hem yeterli bir etki sağlamakta, hem de yan etki olasılığım en aza indirmektedir.
Hipofizden salgılanan ve böbreküstü bezinin kortizon salgılamasını uyaran adrenokortikotrop hormon (ACTH) da­mar yoluyla verildiğinde steroitlerle ay­nı etkiyi gösterir. Ağır kolit olgulannda ve daha Önce hiç steroit verilmemiş has­talarda daha çok kullanılır. Bu durumda önerilen doz günde 120 ünitedir. Daha önce kortizon tedavisi uygulanmış has­talarda ise damar yoluyla verilen korti-zol (hidrokortizon) daha yararlıdır.Salazopirin – Ülserli kolitin uzun süreli tedavisinde kullanılan en önemli ilaçtır. Sülfapiridin adlı sülfamit grubu ile molekülün etkin bölümünü oluştu­ran 5-aminosalisilik asitten (5-ASA) oluşur. Sülfamitli bölümün yalnız taşı­yıcı işlevi vardır. Ağız yoluyla alman ilaç bağırsak bakterileri tarafından par­çalanıp sülfapiridin ve 5-ASA’ya ayn-şır. 5-ASA daha çok yerel etki gösterir. Bağırsaktan bütünüyle emilerek karaci­ğerde yıkıma uğratılan sülfamit grubu ise ilacın yan etkilerinden sorumlu olan bölümdür.
1941 ‘de bireşimlenen ilaç, ülserli kolit yanında romatoit artrit tedavisinde de kullanılır. Kortikoitlerle geriletilen Ülserli kolitin, günde 2-4 gr’lik dozlarda alman bu ilaç sayesinde yeniden alev­lenmesinin engellenebileceği ancak 1960′larda kanıtlanabilmiştir. Hastalı­ğın alevlenme ya da ağırlaşma dönem­lerinde ise etkisi çok sınırlıdır. Salazo-pirinin önemli yan etkileri vardır. Bun­lar arasında sindirim sistemi bozukluk-lan, akyuvar sayısında değişim ve er­keklerde ortaya çıkan geçici kısırlık sa­yılabilir. Bunlann hemen hepsi sülfapi-ridİnden kaynaklanır. Yeni ilaçlarda birden çok ya da yalnız 5-ASA grubunu içeren moleküllere yer verilmekte, bu ilaçların hızlı ya da yavaş etkili hap, makattan kullanılan fitil ve çözelti gibi çeşitli biçimleri geliştirilmektedir. Yal­nızca 5-ASA içeren ilaçların, salazopi-rinden daha etkili olmasa bile, yan etki­leri bakımından çok daha güvenle kulla­nılabildiği söylenebilir. Böylece hemen hemen bütün hastalar bir kolit nöbetin­den sonra yinelemelere karşı önleyici olarak bu ilaçlan yıllarca, hatta yaşam boyu kullanabilirler.
Azatioprin – Bağışıklık sistemi üze­rimde baskılayıcı etkisi olan bir ilaçtır. Hastalığın alevlenme ve gerileme dö­nemlerindeki yaran henüz kesinlik ka­zanmamış, çelişkili sonuçlar alınmıştır. Yaran steroit tedavisine gerek görülen olgularla sınırlıdır.
Azatioprin tedavisi, önemli yan etki­len nedeniyle çoğu zaman düşük doz­larda ve steroit dozunu azaltma amacıy­la kullanılır. Cerrahi girişimin sakıncalı olduğu kişilerde de kullanımı sınırlıdır.
İshal önleyici ilaçlar – Bu ilaçlar ancak hafif ya da orta şiddetteki olgu­larda kullanılır. Ağır biçimlerde kesin­likle kullanılmamalıdır. Ülserli kolitte doğru tedavi uygulayabilmek için her şeyden önce hastalığın ağırlık derecesi­nin değerlendirilmesi zorunludur.
AĞIR YA DA ÇOK HIZLI SEYREDEN KOLİT
Hastalığın bu biçimi mutlaka hastanede tedavi edilmeli ve bazı genel önlemler alınmalıdır:
• Ağızdan beslenme durdurulur (sindi­rim kanalı dışından, yani damar yoluyla beslenme uygulanır).
• Sıvı ve elektrolit dengesi düzenlenir ve korunur.
• Kansızlık giderilir ve kandaki düşük protein oranı yükseltilir.
ilaç tedavisi olarak damardan olduk­ça yüksek dozlarda kortikoit (örneğin günde 40-60 mg prednizolon) verilir. Hastalıktan kalınbağırsağın son bölüm­leri etkilenmışse tedaviye yerel olarak uygulanan kortikoitler eklenebilir. Bu durumda günde iki kez lavman biçimin­de 100 mg kortizol verilebilir. Aynca ağız yoluyla geniş etkili antibiyotik te­davisi önerilir.
Tedavi 5-6 gün uygulandıktan sonra klinik durum yeniden değerlendirilir. Kesin iyileşme varsa, hem aşamalı ola­rak ağızdan beslenmeye, hem de korti­koit verilmesine geçilebilir. Steroit do­zu aşamalı olarak azaltılarak günde 20 mg’ye kadar indirilir ve en az 4-6 hafta bu dozda tedavi sürdürülür. Daha sonra antibiyotikler kesilerek salazopirin te­davisine geçilir.
Orta derecede bir iyileşme varsa ya da iyileşme kuşku vericiyse, damar yo­luyla tedaviye belirgin bir yanıt almana değin, gerekirse bir haftadan uzun süre devam edilir. Hastanın durumunun dü­zelmemesi ya da daha kötüleşmesi cer­rahi girişimi gündeme getirir.
ORTA DERECEDE AĞIR KOLİT A
Bu durumda genellikle hastanede yat­maya gerek yoktur. Ağızdan ve gerekir­se yerel olarak kortikoitler, salazopirin ve ishale karşı ilaçlar kullanılır.
Geleneksel tedavi yöntemi olarak ağız yoluyla günde 20-40 mg predni-zon ya da prednizolon, ayrıca kalınba­ğırsağın son bölümleriyle sınırlı bir durum söz konusuysa lavman yoluyla günde 100-200 mg kortizol, ağızdan da günde 4 kez 1 gr salazopirin veri­lir.
En az 4 haftalık tedaviden sonra ste-roit miktarı giderek azaltılır. Bu sırada salazopirin dozu da günde 4 kez 0,5 gr’ ye indirilir.
HAFİF ÜLSERLİ KOLİT
Günde dört kezden az olmak üzere kan­lı ishal biçiminde dışkılama olduğunda ve genel belirtiler bulunmadığında, ha­fif gidişli ülserli kolit söz konusudur. Ülserli kolitin kalınbağırsağın son bö­lümleriyle sınırlı kaldığı durumlarda ka­bızlık ve dışkıyla kan kaybına oldukça sık rastlanır.
Tedavi, hastalığın etkilediği bölgeye göre değişir: Yalnızca düzbağırsak ve sigmoit kolon iltihaplandığında, yerel olarak uygulanan steroit (örneğin lav­man yoluyla günde 100 mg kortizol ve­rilmesi) ve salazopirin (günde 4 kez 1 gr) yeterlidir. Bağırsak çok daha yaygın biçimde etkilenmişse, kortikoitler ağız yoluyla verilir (günde 20 mg prednizon ya da prednîzolon).
UZUN SÜRELİ TEDAVİ
Belirti vermeyen ülserli kolitin alevlen­mesini etkin biçimde önleyebildiği kanıt­lanmış tek ilaç salazopirindir. Uzun süreli tedavide en uygun doz günde 4 kez 0,5 gr’den toplam 2 gr olarak kabul edilir. Daha yüksek dozlar hem yararsızdır, hem de ilacm tehlikeli yan etkilerini artırır.
Yukarda belirtildiği gibi bu ilaçla te­davi, sakınca yaratmayan durumlarda ömür boyu sürdürülür ve hastanın ülser­li kolitten ölme olasılığını hemen he­men ortadan kaldırır.
Buraya kadar sıralanan tedavi öneri­lerini özetlemek gerekirse, ülserli koli­tin kronikleşme, akut nöbetlere ve komplikasyonlara yol açma olasılığına karşın doğru ilaç tedavisiyle çoğu za­man denetim altına alınabileceği ve cer­rahi girişimle tedavisine gerek kalmaya­cağı söylenebilir.
TÜMÖR TEHLİKESİ
Ülserli kolitin tümörü hazırlayıcı bir oroluşturduğu düşüncesi çok yaygındır. Bu hastalığı 10-15 yıldır taşıyan ve kalınbağırsağı yaygın biçimde hastalık­tan etkilenen kişiler bütün ülserli kolit olgularının yüzde 10-15′ini oluşturur. Bunlar tümör gelişimi bakımından en tehlikeli grupta yer alır.10-20 yaşlarında kansere yakalan­ma tehlikesi 200′de l’dir. Bu tehlike her yıl artarak 20 yıl sonra 6O’ta l’e yükselir. Ülserli kolitte tümör gelişimi kadar önemli olan bir tehlike de, asıl hastalığın belirtilerinin tümörün ilk be-lirtilerini gizlemesidir. Bu hasta­larda bağırsak kanseri son derece ses­siz ve özel bir biçimde ilerler. Zaten uzun süredir dışkılama düzeni bozuk ve dışkıyla kan kaybı olan hastalarda tümör tanısı çok geç, cerrahi tedavi olasılığının azaldığı bir aşamada kona­bilir.

Soru

Kolitte psikoterapi yararlı mıdır?

Cevap
Kolitin her çeşidinde psikoterapi yararlıdır. Çünkü hastalığın çoğu kez psikolojik kökenli bir nedeni vardır. Ülserli kolit ya da Crohn hastalığında psikoterapi, ilaç tedavisi ya da cerrahi tedaviye yardımcı olarak uygulanmalıdır.

Soru

Kolitte karaciğer bozuklukları ortaya çıkar mı?

Cevap

Kolitin bazı biçimleriyle karaciğer hastalıkları arasında bağlantı vardır. Özellikle ülserli kolitte ve Crohn hastalığında (bölgesel enterit), bağışıklık sistemindeki bo­zukluğa bağlı olarak birçok organda hastalık belirtileri görülür. Hedef organlar­dan biri de karaciğerdir. Burada açıklığa kavuşturulması gereken, önce karaciğer hastalığının mı, yoksa kolitin mi geliştiğidir. Gene de bütün lezyonlar iltihap kö­kenlidir ve özbağışıklığa ilişkin bir sürece bağlı olarak ortaya çıkar.

Ülserli Kolit izle

0 views

AddThis Social Bookmark Button

Safra ve Safra Taşları

17 Nisan 2012 admin Kategori: Genel Sağlık | Yorum yok »

Safra ve Safra Taşları

Safra ve Safra Taşları

SAFRA TAŞLARI
Safra taşları, safrayı oluşturan maddelerin safrakesesinde çökmesiyle oluşur. Safrayı oluşturan bazı madde­lerin çökerek taş oluşturmasının ne­denlerini anlayabilmek için önce saf­ranın yapısı ve safrake sesinin işlevleri konusunda bilgi edinmek gerekir.

SAFRA
Safra suyun yam sıra safra asitleri, fosfolipitler, kolesterol, bilirubın gibi organik ve elektrolitler gibi organik [olmayan maddelerden oluşur.Safra asitleri bağırsakta kısmen yeIniden emilir ve kan yoluyla karaciğere [geri döner. Böylece bu maddelerin [dışkıyla vücuttan atılması sınırlanır.Normal bir insanın karaciğerinde [yapılan safradaki lipitlerin yüzde 15-|20'si fosfolipitlerden, yüzde 70 80'i safra asitlerinden, yaklaşık yüzde 8'i de kolesterolden oluşur. Safra lipitlerinin fiziksel - kimyasal özellikleri - Kolesterol suda ve yüzde 9O'ı su olan safrada çözünmez. Benzer biçimde fosfolipit molekülleri de suda çözünmeyen kristal bir yapı oluşturur. Buna karşılık safra asitleri molekülle­rinde hidrofil (suyu seven, emen) ve hidrofob (sudan kaçan) gruplar bulu­nur.

Böylece "armdırıcı" bir özellik kazanan safra asitleri normalde suda çözünmeyen maddelerin çözünmesini sağlar. Safra asitleri molekülleri "mi­sel" adı verilen çok moleküllü küme lerle birleşme eğilimindedir. Misellerde safra asitleri moleküllerinin hidrofil bö­lümleri suya doğru, hidrofob bölümleri ise çok moleküllü kümenin içine doğru yönelir. Misellerin merkezi lipitlerin ve özellikle kolesterolün çözünmesine uy­gun özelliktedir. Fosfolipitler safra asit­leri kümelerinin aralarına yerleşerek misellerin boyutlarında büyümeye ne­den olur. Böylece "geniş" misellerin oluşmasmı ve kolesterolün daha kolay çözünmesini sağlarlar.osfolipitler ve safra asitleri koles­terolün safrada eriyik halde kalması için gerekli maddelerdir. Safranın çö-zünebilirlik derecesi kolesterol, safra asitleri ve fosfolipitlerin toplam mikta­rına değil, bunların göreli oranlarına bağlıdır.Normal koşullarda karaciğer hücre­lerinin salgıladığı safranın bileşimindeki safra asiti, fosfolipit ve kolesterol içeriği, kolesterolün kolayca çözünme­sine uygundur.

Taş oluşumunu kolay­laştırıcı (litojen) nitelikteki safra ise kolesterol fazlası içerir ve safrakese-sinde çökerek taş oluşumuna yol aça­bilir. Taş yapıcı safra salgılanması ka­raciğerin safra asitleri salgısının azal­masına ve safrayla aşın miktarda ko­lesterol atılmasına bağlıdır. Taş yapıcı safra salgılanmasını ko­laylaştıran duruıfllar  Taş yapıcı safra salgılanmasını ve kolesterol taş­larının oluşumunu kolaylaştıran birçok etken vardır.Kolesterollü safra taşı oluşumuyla yaş ve cinsiyet arasında kesin bir iliş­ki gözlenir. Safra taşı oluşumu çocuk­larda ender görülür; ergenlikten sonra özellikle de kızlarda sıklaşır ve doğur­gan çağdaki kadınlarda yüksek östrojen düzeyine bağlı olarak belirgin olçüde artar.Fazla kalori ve protein içeren be] sinler gelişmiş ülke insanlarında safra) taşlarının sık görülmesinin başlıca ne­denlerden biri olarak kabul edilir.
Kimyasal katkı maddeleri içeren hazır yiyeceklerin yaygın tüketimi, özellikle genç ve-zayıf insanlarda kolesterol taşlarının oluşumunu kolaylaş­tıran etkenler arasında sayılmaktadır.

SAFRA TAŞLARI
Safra taşlarım oluşturan başlıca mad­deler kolesterol, bilirubin ve başta kalsiyum tuzlan olmak üzere tuzlardır Taşların özellikleri bileşimlerine göre değişir.Ağırlıklı olarak ya da yalnızca ko­lesterolden oluşan taşlar oldukça sert, grisan renkli, yuvarlak ve biraz tane­ciklidir. Genellikle büyük boyutlu ve tek olur.
Bilirubin (pigment) taşlan koyu renklidir. Siyah olanlan daha sert, kahverengi olanlan yumuşaktır. Kah­verengi taşlar safra yollannda bulu­nur. Safraya rengini veren bilirubin, alyuvarlardaki hemoglobinin karaci­ğerde parçalanmasıyla oluşur ve saf­rayla bağırsağa taşınarak dışan atılır.Bazı taşlar karışık yapıdadır ve de­ğişik oranlarda kalsiyum, bilirubin ve kolesterol içerir. Bunlar en sık görü­len safra taşlarıdır. Koyu renklidirler. Her zaman çok sayıda bulunurlar.

Karışık taşlar piramit biçiminde ve içer­diği kalsiyum miktanyla orantılı sert­liktedir. Safrakesesini tümüyle doldu­racak kadar çok miktarda birikebilir­ler. Bu durumda safrakesesi fıjminde petekli bir görünüm saptanır.Safra taşlan, safra akışını engelle­yerek safrakesesi koliği denen ağnh krizlere yol açar. Bu tür krizlerin baş­lamasında safrakesesinin kasılmasını uyaran aşın yemek ya da aşın yağlı beslenme etkili olabilir. Taş safrakese­si duvarım zedeleyerek safrakesesinin kasılmasına yol açabilir. Böylece saf­rakesesi içinde durmakta olan taş ha­rekete geçebilir.Taş safrakesesinin boynuna ya da safra yollarına doğru hareket eder ve ulaştığı noktalarda kas spazmlan biçiminde tepkiye yol açar. Tıkanma ne­deniyle safra akışı engellenir; ani ve şiddetli ağrı ortaya çıkar.

BELİRTİLERİ
Safrakesesinde kolik dışındaki belirti­lerle kolik belirtileri arasında bir ay-nm yapmak gerekir. Safra taşı çoğu insanda hiçbir belirtiye yol açmaz ve here safra taşı başlangıçta uzun süre sessiz kalır. Taşın varlığı birçok olgu­da başka organların radyolojik ya da ultrasonografik incelemesi sırasında ya da karındaki bir cerrahi girişimde rast­lantıyla saptanır.Kolik dışındaki safra taşı belirtileri basit kronik safrakesesi iltihabını (ko-lesistit) andırabilir.Belirtiler bazen anlaşılmaz ve önemsenmez. Hastada iştahsızlık ya da iştahla yemeğe başladıktan hemen sonra tokluk duygusu ve yiyeceğe kar­şı isteksizlik görülebilir. Yemekten sonra şişkinlik duygusu, gaz çıkarma ve sindirim güçlüğü safra taşlarının başlıca belirtileridir.
Kızartmalar safra taşına bağlı sindi­rim güçlüğünü artıran ve yüksek oran­da yağ içermeleri nedeniyle safra kesesinin kasılmasını uyaran besinlerdir. Yemekten sonra sağ kaburga yayının altında hafif ağrıların ortaya çıkması hekimin tanı koymasını kolaylaştırır.

TANI
Sa. isi hastalığının tanısında kul-lanılaı iki temel yöntem radyografi ve ultrasonografidir.
Radyolojik inceleme yapılmadan bir önceki gece hastaya safrakesesinde toplanan ve safrayı X ışınlarıyla görü­lebilir hale getiren bir ilaç verilir. Er­tesi gün çekilen filmde (kolesıstografi) safra taşlan görülebilir; ayrıca safrake-sesinin biçimi ve işlevi incelenebilir. İyi tedavi edilmemiş bir safrakesesi il­tihabı safrakesesinin sertleşmesine yol açabilir. Bu durumda safrakesesi küçü­lür, duvarları sertleşir ve safra depola­ma işlevini yitirir. Ama safra artık saf-rakesesine girmediğinden kolesistogra-fide görülemez. Safranın safrakesesine girişini bir taşın tıkamasıyla da aynı durum ortaya çıkar.
Gerek bu durumda, gerekse daha önce safrakesesi alınmış kişilerde saf­ra yollarında taştan kuşkulanıldığında safrayı bütün yolu boyunca görülebilir hale getirecek iyotlu bir maddenin da­mar içine verilmesinden sonra radyo­lojik inceleme (kolanjiyografi) yapıl­malıdır.

Bu yöntemle çekilen film kuşkulu sonuç verirse ya da safra yol­larını göstermezse bazı uzmanlaşmış merkezlerde uygulanan “ters yönde” kolanjiyografiye başvurulabilir. Bu yöntemde onikiparmakbağırsağına ka­dar sokulan gastroduodenoskop adlı aygıtla ana safra kanalının pankreas kanalıyla birleşip onikiparmakbağırsa­ğına açıldığı yere ulaşılır. Buradan bir sondayla girilerek, röntgen filminde görülen (radyoopak) sıvı safra akışı­nın tersi yönünde ana safra kanalına şırınga edilir. Bu sıvı geriye doğru safra yollarında ilerler.Ultrasonografi ağrısız ve uygulan­ması kolay bir incelemedir. Sanlık bu­lunan ve karaciğer yetmezliği nede­niyle kontrast maddeyle kolesistografi yapılamayan hastalarda da uygulana­bilir. Ayrıca radyasyon gerektirmedi­ğinden gebe kadınlarda herhangi bir sorun yaratmaz. Ama safra taşlarının X ışınlannı geçirip geçirmediği ve bu­na bağlı olarak cerrahi girişim yerine tıbbi tedaviye uygun olup olmadığı ultrasonografiyle anlaşılamaz. Ultraso­nografi safra taşından kuşku duyuldu­ğunda yapılacak ilk incelemedir. Taş görülürse taşın yapısının ve uygulana­cak tedavinin belirlenmesi için kole­sistografi yapılır.

SAFRA KOLİGİ
Safra koliğinde sağ kaburga yayının altında aniden ortaya çıkan, omza, sır­ta ve göğsün sağ yansına yayılabilen şiddetli ağn görülür. Ağrı batıcı özel­liktedir ve hasta hareket ettikçe artar. Bunu genellikle bulantı ve safralı kus­ma izler. Daha da halsiz düşen hasta­nın ateşi hızla yükselir. Muayane eden hekimin ağnlı bölgeye dokunması bile ağrıyı dayanılamaz hale getirir.’
Safra koliği hekimin girişimiyle kı­sa sürede denetim altına alınabilir. Hekime başvurulmazsa ağrı saatlerce sü­rebilir.Ani şiddetli ağnyı izleyen günlerde, gözlerde sarılık ortaya çıkabilir. îdrar normalden koyu, dışkı ise daha açık renk alabilir. Sağlıklı kişilerde sindirim sırasında, karaciğer dışı safra yolların­daki hareketler çok düzenlidir; safrake­sesi kasılıp içindeki safrayı bağırsakla­ra doğru iterken ana safra kanalının so­nunda yer alan Oddi büzgen kası gev­şer ve safranın bağırsağa akmasına izin verir. Oysa taşın neden olduğu zedelen­meden sonra safrakesesiyle birlikte büzgen kas da kasılır. Safra dışarı aka-madığından basmç artar ve bunun so­nucunda karaciğerin daha sonraki safra salgısı da engellenir. Gözlerde sanlık ve açık renk dışkı gibi belirtiler safra yolu tıkanmasına bağlıdır.
Dışlanın açık renkli olmasının ne­deni bağırsağa akan ve dışkıyla çıkan bilirubinin çok azalmasıdır. Buna kar­şılık bilirubin kana kanştığmdan daha sonra idrarda yoğunlaşmasıyla idrar rengi koyulaşır ve özellikle gözakında sarılık belirir.

TEDAVİ
1972′ye değin safra taşı için hekimle­rin önerdiği tek tedavi safrakesesinin (ve taşların) cerrahi girişimle alınma-sıydı. Günümüzde kolesterol taşı olan birçok hasta ameliyat istemediği ya da edilemediği için başka yöntemlerle te­davi edilmektedir.Tıbbi tedavi hastaya her gün kenodezoksikolik ve ursodezoksikolik asi-tin verilmesinden oluşur. Kenodezok-sikolik asit insan safrasında, ursode­zoksikolik asit ise ayı safrasında bulu­nan safra asitlerindendir. Yukarıda be­lirtildiği gibi kolesterol taşlarının olu-Şumu safranın aşm kolesterol içerme­sine ve/ya da safra asitlerinin yetersiz­liğine bağlıdır.
Kenodezoksikolnc ve ursodezoksi­kolik asit verilmesiyle safranın bileşi­mindeki safra asitleri artar. Böylece safra, taşı oluşturan kolesterolü çöze­rek yavaş yavaş atabilecek duruma ge­lir. Çözünme süreci taşın boyutlarına bağlı olarak yavaş ve aşamalıdır. Orta­lama süre 1-2 yıl arasında değişir. Bü­yük taşların çözünmesi daha çok za­man alır, ama en kısa çözünme süresi 6 ay kadardır. Safra taşlarında tıbbi te­davinin başarı olasılığı büyük ölçüde hekimin bu tür tedavi için hasta kabul ölçütlerine bağlıdır. Hastanm safrake­sesi aç karnına iyi doluyor ve yemek­ten sonra düzenli boşalıyorsa, safrake-sesinde de X ışınlarını geçiren koleste­rol taşlan varsa kenodezoksikolik/ ursodezoksikolik asit tedavisinden iyi sonuç alınır.

Hastaların büyük bölümünde safra asitiyle tedavi sorun yaratmaz. Az sayı­da hastada, Özellikle tedavinin ilk gün­lerinde İshal gibi geçici belirtiler ortaya çıkabilir. Ana safra kanalında taş, saf-rakesesİnde irin birikmesi (ampiyem), mukuslu sıvı birikmesi (hidrops) ve kanserleşme gibi komplikasyonlarda bu tip tedavi uygulanmaz; acil cerrahi giri­şimle sorunun ilerlemesi önlenir. Çün­kü ampiyem karın zarı iltihabına (peri­tonit), ana safra kanalının taşla tıkan­ması safra göllenmesine bağlı sarılığa ve gittikçe artan zehirlenmeye, safrake­sesi kanseri de kanserin başka organla­ra yayılmasına yol açabilir.
İlaçların dikkatli ve düzenli olarak alınmasına karşın tıbbi tedavi her za­man etkili olmamakta, birçok kişi bun­dan yarar görmemektedir. Bunda psi­kolojik etkenlerin de rolü vardır. Et­kinliklerinin azaldığı duygusuna kapıl­mak ve sürekli perhiz yapmak bazılarının ruhsal durumunu olumsuz etkile­mektedir. Ayrıca bu tip tedaviyle taş tümüyle erişe de yüzde 40 olasılıkla iki yıl içinde yeniden oluşmaktadır.

Son yıllarda safrakesesınin içine dışarıdan yerleştirilen bir tüp aracılı­ğıyla bazı özel ilaçlar verilerek taşla­rın doğrudan eritilmesi yoluna da gi­dilmektedir. Tedavi süresi (birkaç gün) safra asitiyle tedavi süresinden çok daha kısa ve ^başarı oram daha yüksektir. Ama hastanın safrası taş yapıcı özelliğini koruduğu için yinele­me olasılığı gene yüksektir.İlaç tedavisinin başarısız kalması, çeşitli komplikasyonlann ortaya çık­ması ve kötü huylu tümör gelişmesi gibi olasılıklar nedeniyle birçok hasta­da safrakesesinin cerrahi girişimle almması yoluna gidilir.Safrakesesi safranın depolandığı organdır. Organizma için yaşamsal önemi yoktur ve almması fazla bir so­run yaratmaz. Cerrahi girişim de ol­dukça basittir. Tanının konmasından sonra ameliyat ne kadar erken yapılır­sa o ölçüde kolaylaşır.

Çünkü zaman geçtikçe safrakesesi ve çevresindeki organlar arasında ya­pışıklıklar oluşarak cerrahi girişimi zorlaştırır. Ameliyattan sonra hasta normal yaşamma dönebilir; beslen­meyle ilgili katı kısıtlamaları kaldıra­rak sağlıklı her insan gibi yaşayabilir. Ameliyat teknik açıdan basittir, ama yapışıklıkların bulunması ve safra yol­larında sık rastlanan yapısal bozukluklar nedeniyle bazen komplikasyonlar ortaya çıkabilir.Ameliyat sonrasında genellikle dü­zenli iyileşme görülür ve 10-12 gün sonra hasta iyileşmiş kabul edilir. Cer­rahi girişimin ana safra kanalını da kapsadığı durumlarda, buraya yerleşti­rilen Özel tüp yaklaşık 15 gün sonra alınır. Hastaneden çıkan hasta olağan günlük etkinliklerine dönebilir.Bazı hastalar ameliyattan sonra ameliyattan öncekilere benzer çeşitli belirtilerden yakınır. Bazen aylarca süren bu durum, “safrakesesi alınması sonrası sendromu” olarak adlandırılır. Sinir sistemi düzensizlikleri olanlarda daha sık görülen bu sendrom, safra yollarının ve bağırsağın, safrakesesi­nin yokluğuna uyum sağlama çabasına bağlıdır. Zamanla hafifler; özellikle de perhize dikkat edilmesi, sindirime yar­dımcı ve safra salgısını artırıcı ilaçla­rın kullanılmasıyla bir süre sonra ge­çer.

Son yıllarda böbrek taşlan gibi safra taşlanm da ses üstü (ultrason) dalgalardan yararlanarak parçalama olanağı doğmuştur. Taşlar mekanik olarak ya da laser ışınlarıyla da kırıla-bilmektedir. Ayrıca klasik cerrahi dı­şında endoskopik (laparoskopik) safra­kesesi ameliyatı yöntemi geliştirilmiş­tir. Bu işlemde göbek ve karın duvarı­na açılan iki delikten içeri sokulan laparoskop aracılığıyla safrakesesi çıka­rılmaktadır. Hasta ertesi gün evine dö-nebilmektedir.

Soru

Çocuklarda taş olabilir mi?

Cevap
Evet, ama bu ender görülen bir durumdur. Çocuklarda safra taşlannt? hemen her zaman yalnızca safrakesesinde rastlanır. Pigmentli taşlarla (bilirubin taşlan) kolesterol taşlarının görülme sıklığı yaklaşık aynı­dır. Taş olan çocuklann büyük bölümünde hastalığa yatkınlık yaratan başka koşullar da (örneğin hemoliz) vardır.

Safra ve Safra Taşları izle

0 views

AddThis Social Bookmark Button

Nezle ve Soğuk Algınlığı

17 Nisan 2012 admin Kategori: Genel Sağlık | Yorum yok »

Nezle ve Soğuk Algınlığı

Nezle ve Soğuk Algınlığı

SOĞUK ALGINLIĞI VE NEZLE
Soğuk algınlığı ve grip sık sık birbi­riyle karıştırılan iki ayrı hastalıktır. Her iki hastalığın da etkeni virüslerdir. Bazı belirtilerinin benzer olmasına karşın gribi, birçok tipi bulunan belirli bir vi­rüsün yol açtığı hastalık olarak tanımla­mak daha doğru olur.

SOĞUK ALGINLIĞI YADA VİRÜS NEZLESİ
Soğuk algınlığı çeşitli virüslerin etken olduğu bir üst solunum yollan enfeksi­yonudur. Bu virüsler hastanın öksürük ve aksırığı ile çevreye yayılan damla­cıklar yoluyla bulaşır. Özellikle kış ay­larında sık görülen soğuk algınlığı, bu­run deliklerinin üst bölümünde ve ge­nizde kuruluk, yanma hissi, kaşıntı, hapşırma ile başlar. Çok geçmeden sulu ve saydam, daha sonra sarımsı ve koyu kıvamlı olabilen burun akıntısı görülür. Burun mukozasındaki şişmeye bağlı olarak burun tıkanıklığı gelişebilir.

Halsizlik, ürperirle, baş ağrısı ve kas ağrıları gibi genel belirtilere bazen 38°C’yi geçen ateş eşlik edebilir. Soğuk algınlığı, so­lunum yollarında örselenmeye bağlı olarak göğüste yanma hissi ve kuru ök­sürüğe de yol açabilir. Öbür belirtiler arasında ses kısıldığı, gözlerde ve ge­nizde kızarıklık sayılabilir. Genellikle ateş birkaç gün içinde düşerken, tam iyileşme için geçen süre de bir haftayı pek aşmaz.

Soğuk algınlığında hastalığın baş­langıç yeri olan burun boşluğu, mukoza denen ve üst katmanında havayı süzen kirpiksi uzantıların bulunduğu özelleş­miş epitel hücreleriyle döşenmiştir. Bu kirpiksi uzantılar mukus salgısıyla bir­likte bir çeşit temizlik işlevi görür. Bu­run delikleri içindeki kıllar burna giren iri toz taneciklerini tutar. Burun kılları­nı aşan tanecikler ise genize kadar uza­nan ve düzenli bir dalgalanma hareketi yapan kirpiksi uzantılar tarafından tutulurak dışarı doğru süpürülür. Epitel hücreleri aynı zamanda mukoza yüzeyininin nemli kalmasını sağlar.Burun mukozasının alt katmanında değişik görevler üstlenen hücreler ve salgı bezleri yer alır.

Bu hücreler burna dışarıdan giren yabancı maddelere yö­nelik bağışıklık tepkilerinde rol oynar. Salgı bezinin ürettiği burun salgısı (sümük) hafif asit yapısındadır ve lizozom adı verilen mikrop öldürücü tanecikler içerir. Bu nedenle burun sal­gısı mikroorganizmaların üremesini engeller. Burun yoğun bir damar ağına sa­hiptir. Burun mukozasındaki geçirgen kılcal damarlar genişleyip daralabilir. Bunlar, burna giren havanın nemlendirilmesini sağlar. Burundaki küçük top­lardamarların başlıca görevi İse burna giren havanın sıcaklığını ayarlamaktır.

Burundaki sinirlerin ve sinir uçları­nın başlıca önemi koruyucu refleks ha­reketlerinden kaynaklanır. Örseleyici maddelere karşı aksırma ve burun sal­gısı oluşur. Sempatik sinirler damar sistemini uyarır ve damarların büzül­mesini sağlar. Parasempatik sistem ise mukoza bezlerini uyarır ve damarları biraz genişletir. Sinirsel uyarıların yanı sıra iltihaplandırıcı maddeler ve örsele­yici etkenler de mukusun salgısını artı­rır.Soğuk algınlığında, burun tıkanıklı­ğına neden olacak kadar mukoza şişme­si ve salgı artışıyla birlikte burun muko­zası iltihabı söz konusudur. Bu durum rinit ya da yaygın adıyla nezle olarak bilinir. İltihaplanma aksırma, burun içinde örselenme, koku duyusu kaybı ve burun tıkanıklığı gibi belirtilere yol açar. Genellikle gözlerde kızarma, göz kapaklannda hafif şişlik gibi belirtiler de görülür. Enfeksiyon dışında kimya­sal örselenme ve alerji gibi etkenlerin burun mukozasında yol açtığı iltihap­lanma ise soğuk algınlığından bağımsız bir biçimde gelişebilir.Soğuk algınlığında burun mukozası­na ulaşan virüsler, burada çoğalarak hastalık yapıcı etkilerini gösterir. So ğuk, örseleyici tozlar, hava kirliliği, alerjik durumlar ve genel bağışıklığın azalması gibi burun mukozasının direncini azaltan koşullar virüslerin burna yerleşmesini kolaylaştırarak soğuk al­gınlığında etkili olur.

Soğuk algınlığının kuluçka dönemi genellikle 24-48 saattir. Hastalığın ilk gününde hastanın soğuk algınlığını bu­laştırma olasılığı çok yüksektir. Soğuk algınlığı iyileştikten sonra virüse özgü bağışıklık kazanılır. Ama soğuk algınlı­ğına yol açan çok sayıda virüs bulundu­ğundan aynı kişi yıl boyunca farklı vi­rüslerle birkaç kez soğuk algınlığına yakalanabilir.Soğuk algınlığında hastanın kanında akyuvar sayısı azalabilir (lökopeni) ve idrarında protein bulunabilir (proteinü-ri). Gargara yapılan suda virüs üreyebi­lir ve enfeksiyondan 2 hafta kadar son­ra hastanın kanında virüse karşı oluş­muş antikorlar görülebilir. Soğuk algın­lığı kendiliğinden iyileşebilir ya da bak­teri enfeksiyonlarının eklenmesiyle za­türree (pnömoni), akut sinüs iltihabı (si­nüzit), ortakulak iltihabı ve bronşit gibi hastalıklara yol açabilir. Bu nedenle özellikle ağır geçen soğuk algınlıkların­da dikkatli olmak gerekir.Virüs ya da bakterilerin etken oldu­ğu birçok enfeksiyon hastalığı da sıra­dan bir soğuk algınlığı gibi başlayabilir.

Kızamık, kızıl, tifo, bruselloz (Malta humması) ve çocuk felcinin başlangı­cında soğuk algınlığı belirtileri gözle­nir. Bu nedenle soğuk algınlığının gidişi iyi izlenmeli ve herhangi bir ağırlaşma görüldüğünde hekime başvurulmalıdır.Soğuk algınlığında ilaç kullanımı genellikle yararsızdır. Erken dönemde alınmaya başlandığında bazı ilaçlar nezle be­lirtilerini hafifletici etki gösterir. C vita­mininin vücut direncini artırarak soğuk algınlığında yararlı olduğu ileri sürülmüşse de bu konuda kesin kanıtlar yok­tur. Bileşiminde burun tıkanıklığını gi­deren mukus çözücü maddelerin, ağrı kesici, ateş düşürücü ve burun salgısını azaltan maddelerin bulunduğu ilaçlar hastanın yakınmalarını hafifletir. Aynı biçimde burna ilişkin yakınmaları hafif­leten damlalar, boğazda kuruluk ya ağ­rıyı gideren pastiller, solunum yollarını nemlendirici buğular ve öksürük kesici şuruplar yarar sağlayabilir. Çorba ve ıh­lamur gibi ılık içecekler de hastanın du­rumunda bir rahatlama sağlar. Soğuk algınlığında hastalığa bakteriler eklenmemişse antibiyotik kullanılmamalıdır.

Çünkü antibiyotikler virüslere karsı et­kili değildir. Ateşin 4 günden fazla sür­mesi, öksürükle birlikte sarı yeşil renkli balgam çıkarılması ve kanda akyuvar artışı hastalığa bakterilerin eklendiğini gösterir. Ayrıca kronik bronşit gibi bir solunum yolu enfeksiyonu olanların so­ğuk algınlığına yakalanmaları duru­munda koruyucu olarak antibiyotik ve­rilebilir.Sık soğuk algınlığına yakalanan hastalarda bu durumu kolaylaştırıcı et­kenlerin ortadan kaldırılması önemlidir. Çocuklarda adenoit (geniz bademcikle­ri), erişkinlerde burun orta bölmesi eğ­riliği (deviasyon) ve burun içindeki do­kuların aşırı büyümesi, soğuk algınlığı­na yatkınlık nedenidir.

BAKTERİ NEZLESİ

Streptokok, stafılokok, ve pnömokok gibi bazı bakteriler burun boşluğuna yerleşebilir ya da solunan havayla bur­na girebilir. Soğuk algınlığı örselenme nedeniyle burun boşluğundakı dokula­rın savunma gücünü azalttığında, bu bakteriler burun mukozasında çoğalabi­lir.Bakterilerin burun içinde çoğalma­sı, zarar verme etkinlikleriyle birleşti­ğinde bakteri nezlesine neden olur. Bu durum, basit soğuk algınlığı sonrasında gelişen tipik bir komplikasyon olarak ortaya çıkabilir.
Soğuk algınlığından farklı olarak, bakteri nezlesinde aksırma nöbetleri da­ha seyrektir. Burun salgısı koyu kıvam­lı ve irinlidir. Işıklı bir alet olan rinoskop yardımıyla burun içme bakıldığın­da, burun mukozasının kızarmış) şiş ve yoğun salgı ile örtülü olduğu saptanır. Mikroskopta burun salgısının mukoza hücreleri, bakteriler, kan damarlarından gelen akyuvarlar ve mukoza salgıbezle-rinin ürettiği mukustan oluştuğu görü­lür.Genel belirtiler hafif olabilir. Ama burun orta bölmesi eğriliği ve adenoit büyümesi gibi nezleyi kolaylaştırıcı ya­pısal bozukluklar varsa iltihap birkaç hafta sürebilir.İltihabın burun boşluğuna komşu olan sinüslere ve başka bölgelere yayılması sonucu bakteri nezlesi çeşitli komplikasyonlara yol açar.

VAZOMOTOR NEZLE

Soğuk algınlığında belirtilerin etkeni virüslerdir. Genellikle çiçektozları (polen­ler) başta olmak üzere, vücudun bazı maddelere karşı duyarlılık kazanması sonucu ortaya çıkan alerjik nezleye bir sonraki başlık altında yer verilmiştir. Bu maddelerin burun mukozasıyla te­ması bir antijen-antikor tepkimesine yol açar. Histamin ya da histamin benzeri maddeler hücrelerden açığa çıkar ve bu­na bağlı olarak hapşırma nöbetleri, bu­run tıkanması, bol, sulu burun akıntısı ı gibi belirtiler ortaya çıkar.
Vazomotor terimi genel olarak oto­nom sinir sistemi kökenli damar hareketleri için kullanılır.

Alerjik nezleye benzeyen Özellikleri olan, bu nedenle yalancı alerjik nezle adıyla da bilinen vazomotor kökenli nez­le, bu hastalığa yatkınlığı olan kişilerde görülür. Vazomotor nezle, özellikle so­ğuktan sıcağa çıkma, gaz, toz ya da örse­leyici duman gibi etkenlere bağlı olarak ortaya çıkabilir. Bazı olgularda adet gör­me, gebeliğin ilk ayları, menopoz, tiroit hormonu fazlalığı gibi içsalgı sistemin­deki değişiklikler, otonom sinir sistemi­ne ilişkin denge bozuklukları, karaciğer yetmezliği, yerel enfeksiyon ve hafif şeker hastalığına bağlı metabolizma bo­zuklukları ve heyecanlanma gibi ruhsal uyaranlar vazomotor nezlede rol oynar.Bu nezle tipine yatkınlığı olan kişi­lerin burnunda vazomotor reflekslerin belirgin olduğu ve alerjik bir uyarı bu­lunmadığı zaman bile histamin ya da histamin benzeri maddelerin açığa çık­tığı, buna bağlı olarak klinik belirtilerin görüldüğü kabul edilir.Belirtiler alerjik nezledekilere ol­dukça benzer: Saydam ve bol miktarda burun salgısının yanı sıra burun tıkanması ve aksırık nöbetleri görülür.

Vazomotor nezlede nöbetlerin dü­zensiz oluşu alerjik nezleyle ayrıcı ta­nıya yardımcı olur. Bu nöbetler birkaç dakikadan birkaç saate değin sürebilir ve değişken aralıklarla yinelenir. Öbür ayırt edici özellikleri arasında nöbetlere yol açabilecek alerjen işlevi gören çiçektozları ya da başka maddelerden ba­ğımsız gelişmesi ve alerji testlerine olumsuz yanıt vermesi sayılabilir. Te­davisi soğuk algınlığında olduğu gibi belirtilere yöneliktir.

ALERJİK NEZLE

Alerjik nezle burun mukozasında şiş­me, kızarma, kaşınma ve aksırık nöbet-leriyle kendini belli eden bir hastalıktır. En sık rastlanan alerjik durumdur. So­lunum yollanyla alınan alerjenlerin ya­nı sıra besinlerle alınan alerjenler de alerjik nezleye yol açabilir. Alerjik nez­le, hastayı son derece rahatsız eder. Öğ­rencilerin okula, çalışan insanların işle­rine gidememesine neden olur. Genel­likle çocuklarda ve gençlerde görülür. Yaklaşık olarak hastaların üçte birinde 10 yaşından önce ortaya çıkar. Erkek­lerde en çok 10-19, kadınlarda ise 20-30 yaşlan arasında görülür.Alerjik nezlenin saman nezlesi gibi akut ve kısa süreli biçimleri ve mev­simsel ya da yineleyen nezle adıyla bi­linen kronik biçimleri vardır.

Bazı has­talarda ikisine birden rastlanabilir. Akut alerjik nezle, alerjik nezlenin en sık rastlanan biçimidir. Genellikle okul çağlannda ve 50 yaşın altındaki erişkin­lerde görülür. Ağızdan soluma ve bu­runda kızarıklık gibi hastalığa eşlik eden belirtilere rastlanabilir. Alerjik nezlenin ortaya çıktığı kişilerin ailesin­deki öbür bireylerde de alerjik durumla­ra oldukça sık rastlanır. Görülme sıklığı havada çiçektozlarının uçuştuğu bahar ve yaz aylarında artar. Ağaç çiçektozları baharda ortaya çıkan belirtilerden, ot­su bitkilerin çiçektozları bahar ve yaz aylarındaki belirtilerden, mantar sporları ve küfler ise sonbaharda ortaya çıkan belirtilerden sorumludur. Sonuç olorak alerjik nezle, etken maddeye bağlı ola­rak yıl boyunca görülebilir.

Başlıca belirtileri, çiçektozlarının yoğun olduğu günün erken saatlerinde ortaya çıkan aksmk, burun akıntısı, burun tıkanıklığı, genizde yanma, Öksü­rük, göz ve kulakları ilgilendiren belirti­lerdir. Ayrıca yorgunluk, ruhsal çökün­tü, tat ve koku duyusu kaybı, iştahsızlık gibi çeşitli belirtilere rastlanabilir. Mua­yenede burun mukozasının kızarık ve şiş, burnun tıkalı olduğu, burun salgı­sında bol miktarda eozinofil (bir tür ak­yuvar), serumda yüksek düzeyde E tipi immünglobulin bulunduğu saptanır.Saman nezlesi günün erken saatle­rinde bütün şiddetiyle ortaya çıkar. Ak­şam saatlerinde havanın serinlemesiyle birlikte havadaki çiçektozu hareketleri en alt düzeye iner. Alerjik nezle olgula­rı her zaman saman nezlesi mevsiminde ortaya çıkmaz. Alerji öyküsü olan kişi­lerde genel nezle belirtileri yılın herhan­gi bir öneminde görülebilir.

Hastanın duyarlı olduğu ev tozu, hayvan tüyü, küf, duman, tozlar, çeşitli sebze protein­leri gibi alerjenler hastalığa neden ola­bilir. Bu durumda kronik alerjik nezle söz konusudur.Kronik nezlede de akut nezle belirti­leri görülür. Bu hastalarda sinüzite bağ­lı baş ağrısı olabilir. Sürekli olarak bu­run arkasından genıze doğru akıntı, bu­rada bakterilerin üremesine uygun bir ortam yaratarak sık sık üst solunum yo­lu enfeksiyonlarına yol açabilir.Alerjik nezleye bakteri enfeksiyonu eklenirse burun akıntısı sarımsı yeşil bir renk alır. Ortaya çıkabilecek belirtiler­den olan burun polipleri, burun ve sinüs mukozasına ince bir sapla bağlı su dam­lası görünümünde oluşumlardır. Tek ya da kümeler halinde bulunabilirler. Kan damarlarının genişlemesi, doku şişme­si, histamine bağlı tepkimeler polip olu­şumunda önemli etkenlerdir.

Alerjik Nezlenin Oluşum MekanizmasıBurun boşluğunu çevreleyen mukoza altında bulunan mast hücreleri (heparin, histamin gibi maddelerin oluşum ve depolanmasıyla ilgili bir çeşit bağ-doku hücreleri), alerjenlerle temasın yüksek olduğu dönemlerde epitel yüze­yine göç eder. Mast hücrelerinin üze­rinde bulunan E tipi immünglobulinle-re alerjenler bağlanınca, bu hücreler­den çeşitli aracı maddeler salgılanır. Aracı maddeler antijen-antikor tepki­mesine yol açar. Bu aracı maddelerin başlıcalan histamin, nötrofil kemotak-tik faktör (NCF), eozinofil kemotaktik faktör (ECAF-A), trombosit uyarıcı faktör ve prostaglandinlerdir. Hista­min, burundaki erken belirtilerin ortaya çıkmasında etkilidir.Histaminin açığa çıkmasına bağlı olarak burunda duyarlı sinir uçlarının uyarılmasıyla gelişen refleksler sonu­cunda aksırık, parasempatik refleks ha­reketine bağlı salgı artışı ve histaminin damar geçirgenliğini yükseltmesiyle mukozada şişmeye bağh burun tıkanıklı­ğı oluşur. Histaminin bu etkileri çok hız­lı ortaya çıkar. Mukozanın zamanla uyaranlara karşı aşın duyarlılık kazanma alerjik nezlenin Önemli bir özelliğidir.

Tanı
Hastanın geçmişinde alerjik nezle kınmaları vardır. Klinik belirtilerin yanı sıra rinoskopi (burun boşluğunun alet görerek incelenmesi) ve sinüs filmi tanıya yardımcı olur. Laboratuvar incelenmesi olarak deri testleri, serumda E tip immünglobulin ölçümü ve eozinofil sa yımı gibi testler uygulanabilir.

Tedavi
Hastalar yakındıkları belirtilerden an önce kurtulmak istediklerinden, davide yeğlenen ilaçlar antihistaminik-1 ler ya da burun tıkanıklığı ve akıntıyı, gideren ilaçlardır. Bu tedaviden yanıt] alınamadığında steroitlere, sodyum krc moglikata, bazen de alerjene karşı özel olarak hazırlanan aşılarla duyarsızlaştır­ma tedavisine başvurulur. Bu arada alerjenlerden sakınılması gerçek anlam­da korunma sağlayacağından, deri test­leriyle saptanacak alerjenler ortamda uzaklaştırılmalı ya da bu maddelerde uzak durulmalıdır.

Komplikasyonlar
Tam ve düzenli uygulandıklarında aler­jik nezleye yönelik tedavilerden yete­rince iyi sonuç alınabilir.
Alerjik hasta, ilk başarısız tedavi gi­rişiminden sonra tedaviden Vazgeçme­melidir. Tedavi edilmeyen alerjik nezle kronikleşir ve bir süre sonra hastalık belirtileri süreklilik kazanır. Alerjik nezle iyi tedavi edilmezse solunum yol­larında komplikasyonlara yol açabilir. Bunlardan başhcalan kronik sinüzit, kronik burun-yutak iltihabı, burun poli­pi ve bronş astımıdır.Günümüzde bu tip komplikasyon­lar önlenebilmektedir. Alerjik hastalık­lara yatkınlığı olduğu saptanan çocuk­larda alerjen maddelerin araştırılması ve bunların ortamdan uzaklaştırılması gerekir

.

Soru

Burun damlaları ve spreyleri zararlı mıdır?

Cevap
Damar büzücü burun spreyleri ya da damlalar ve buğu solunması be­lirtileri geçici olarak hafifletebilir. Soğuk algınlığı nedeniyle burun mukozası tüylerinin etkinliği azaldığından yerel damar büzücüler, belirtileri hafifletmesine karşılık iyileşmeyi geciktirir. Küçük çocuk­larda adrenalin türevlerini içeren damar büzücü ilaçlar kullanılma­malıdır. Çünkü bu tür ilaçlar merkez sinir sisteminde zararlı etkilere yol açar.

Soru

Burun damlaları ve spreyleri zararlı mıdır?

Cevap
Damar büzücü burun spreyleri ya da damlalar ve buğu solunması be­lirtileri geçici olarak hafifletebilir. Soğuk algınlığı nedeniyle burun mukozası tüylerinin etkinliği azaldığından yerel damar büzücüler, belirtileri hafifletmesine karşılık iyileşmeyi geciktirir. Küçük çocuk­larda adrenalin türevlerini içeren damar büzücü ilaçlar kullanılma­malıdır. Çünkü bu tür ilaçlar merkez sinir sisteminde zararlı etkilere yol açar.

Nezle ve Soğuk Algınlığı izle

0 views

AddThis Social Bookmark Button

Kemiklerin Genel Yapısı

17 Nisan 2012 admin Kategori: Genel Sağlık | Yorum yok »

Kemiklerin Genel Yapısı

Kemiklerin Genel Yapısı

KEMİKLERİN GENEL YAPISI: Uzun bir kemiğin üç bölgesi vardır. Bunlardan birincisine diafiz denir. Diafiz, kemiğin iki ucundaki şişkinlikler arasında kalan uzun kemik şaftına verilen addır. Diafİzin iki ucundaki şişliklere epifiz denir. Epifizle diafiz arasındaki küçük bölge metafiz adım alır.Bir kemiğin boyuna kesiti çıplak gözle incelendiğinde, üç ayrı yapıdan oluştuğu görülür. Bu üç yapı, dıştan içe doğru, periost, kompakta ve sponjioza adlarını alır.Periost, kemiğin dış yüzünü örten çok dayanıklı bir bağdokusudur. Periost kemiklerin eklem yüzeylerinde kas tendonlarınm kemiklere yapışma yerlerinde, diz kapağı kemiğinin ve topuk kemiğinin yüzeylerinde bulunmaz. Kompakta, periostun hemen altındadır. Uzun kemiklerin diafiz bölgelerinde daha kolay seçilir. Sarı-beyaz renkte, fildişi gibi düzgün ve sert bir kemik dokusudur. Dikkatle incelendiğinde, diafi-zin uçlarına doğru incelmeye başladığı ve eklem kıkırdağı hizasında yok olduğu görülür. Kompak-tamn incelmeye başladığı ve biraz ileride de kaybolduğu kemik bölgesi, metafiz bölgesine uyar.

Sponjioza, kompaktanın hemen altında yer alan ve adından da anlaşılacağı gibi, sünger görünümünde bir kemik yapısıdır. Bu gözeneklerin duvarlarına kemik trabekülleri denir. Trabekül-ler, kemik üzerine binen yükü en iyi taşıyabilecek biçimde düzenlenmişlerdir. Sponjioza uzun kemiklerin epifiz ve metafiz bölgelerinde daha çoktur. Diafiz bölgesinde de sponjiozayı oluşturan kemik trabekülleri vardır, fakat buradaküere oranla daha az sayıdadır. Diafiz bölgesinin ortasının boş olduğu görülür. Bu boşluğa medüller boşluk denir, Medüller boşluğun içinde 15 yaşma kadar kan yapan kırmızı kemik iliği bulunur. 15 yaşından sonra kırmızı kemik iliği yağlanır ve yağlı kemik iliğine dönüşür. Sponjio-zayı oluşturan kemik trabeküllerinin arasında da kırmızı kemik iliği bulunur, fakat bunların çoğu yaşam boyunca kan yapımı görevini sürdürür.

Soru

Kalsiyum tuzları kemiğin yapısına hangi oranda katılır?

Cevap
Kalsiyum tuzları kemiğin yaklaşık yüzde 70′ini oluşturur. Geri kalan yüzde 30′luk bölüm organik maddelerden oluşur. Kemik dokusu, oluşumu sırasında sert değildir. Osteoblast adı verilen ve protein yapısındaki ostein adlı kllaojen maddeyi (bağdoku) sentezleyen özel hücreler tarafından oluşturulur. Kalsi­yum tuzlan daha sonra birikmeye başlar.

Kemiklerin Genel Yapısı izle

0 views

AddThis Social Bookmark Button

Pankreas

17 Nisan 2012 admin Kategori: Genel Sağlık | Yorum yok »

Pankreas

Pankreas

PANKREAS: Pankreas, 12-15 cm uzunluğunda 60-80 gr ağırlığında, hem iç salgı (hormon) hem de dış salgı işlevini yüklenen bir bezdir. Midenin arkasında, duodenumdan dalağa kadar uzanır. “Baş”, “Boyun”, “Gövde” ve “Kuyruk” olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır. Pankreas başı duodenumun oluşturduğu kavis içine yerleşmiştir. Pankreas boynunun ön yüzü periton ile kaplıdır. Pankreas gövdesinin de ön yüzü periton ile kaplıdır. Pankreas kuyruğu, dalak ile sol böbrek arasında bulunan “Lienorenal bağ” arasına yerleşmiştir. Pankreasın içinde, bu organı kuyruktan başa kadar, boydan boya kat eden bir kanal bulunmaktadır. Bu kanala “Duktus pankreati-kus” [Wirsung kanalı) denilmektedir. Duktus pankreatikus, pankreası, pankreas başından terk ederek biraz ilerde safra kanalı ile birleşerek “Hepatopankreatik ampula”yı oluşturur ve duo-denuımm inen bölümünün arka duvarına açılır. Pankreas Kanseri Duodenumun bu noktasında “Majör duodenal papilla” denilen bir kabartı bulunmaktadır. Bazen duktus pankreatikusa paralel olarak seyreden, ondan daha kısa bir kanal daha bulunmaktadır. Bu ikinci kanala ise “Aksesuar duktus pankreatikus” denilmektedir. Bu ikinci kanal ilki ile birleşici bir dala sahiptir ve ondan ayrı olarak duodenumun arka duvarında, majör duodenal papillanın 1-2 cm üzerindeki bir noktaya, “Minör duodenal papilla” denilen bir kabartıya yol açarak açılır. Aksesuar duktus pankreatikusa “Santorini kanalı” da denilmektedir. Wirsung ve Santorini kanalları pankreasın hazırladığı dış salgıyı duodenuma boşaltırlar.

PANKREAS BAŞI TÜMÖRÜ PLASTİK STENT YERLEŞTİRME

Soru Pankreas vücudun neresindedir? Cevap İnsanda pankreas, incebağırsağın üst bölümünü oluşturan onikiparmakbağırsağma yapışıktır. Başlıca boşaltım yo­lu olan pankreas kanalı (Wirsung kanalı) ile Santorini kanalı adlı küçük borucuk dış salgıyı toplayarak onikipar­makbağırsağma taşır. Karbonhidratlar, yağlar, ve proteinlerin sindiriminde rol alan enzimler aralıksız olarak bu kanallardan incebağırsağa akar. Soru Pankreasın işlevi nedir? Cevap Pankreas dış salgı ve iç salgı işlevleri olan bir salgıbezidir. Dış salgı vücudun dışına ya da dışarıyla ilişkisi olan organlara (örneğin bağırsaklara) salgılanan maddelerin üretimidir. İç salgı maddeleri ise kana salgılanır. Pankrea­sın dış salgı yapan bölümünden yağlar, proteinler ve şekerlerin sindirimi için vazgeçilmez enzimler ve bikarbonat içeren bir sıvı salgılanır. Bu sıvının görevi besinlerin bağırsakta sindirilmesini sağlamak ve mideden gelen asitli sıvıyı nötrleştirmektir. Pankreasın iç salgı hücrelerinden bazı hormonlar salgıların. Bunlar arasında şeker metabo­lizmasını düzenleyen insülin ve glükagon sayılabilir, Soru Pankreasta enzim üretimi nasıl denetlenir? Cevap Pankreasta sindirim enzimleri üzüm salkımına benzer görünümdeki asinüs hücrelerinde yapılır. Soru Gebelikte pankreas iltihabı oluşması kolaylaşır mı? Cevap Gebelerde pankreas iltihabı ender görülür. Bu olgularda, gebeliğe özgü hormon değişiklikleri, idrar söktürücüîe-rin kullanımı ile gebelikte kan yağlarının yapısmda meydana gelen değişiklikler sorumlu tutulmuştur. Ayrıca, ge­belikte pankreas iltihabı geçiren kadınlarda, gebelik sırasmda daha kolay oluşan safra taşma rastlandığı da göste­rilmiştir. Soru Pankreas iltihabı kalıtsal olabilir mi? Cevap Ailevi yineleyen kronik pankreas iltihabı olarak bilmen ve kalıtımla geçen bir kronik pankreas iltihabı tipi vardır. Soru İlaç kullanımı pankreas iltihabının ortaya çıkmasını kolaylaştırır mı? Cevap Bazı ilaçların (örneğin doğum kontrol haplan) kullanımından sonra ender de olsa akut ve kronik pankreas iltihabı görülmüştür. Soru Pankreas iltihabına neden olabilen öteki ilaçlar hangileridir? Cevap Morfin ve benzeri maddeler akut pankreas iltihabının ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. Bunun gibi kortizon, bazı idrar söktürücüler, bağışıklığı ketleyen bazı ilaçlar ve ülserli kolit tedavisinde kullanılan salazopirin de benzer et­kiler gösterebilir. Soru Kronik pankreas iltihabı pankreas tümörüne dönüşebilir mi? Cevap Pankreas iltihabı ender olarak, olguların yaklaşık yüzde 3′ünde pank­reas tümörüne dönüşebilir. Pankreas tümörü ile kronik pankreas iltiha-bı belirtilerinin büyük bir bölümü aynı olabildiğinden ayırıcı tam yap­mak İçin cerrahi girişim gerekebilir. Soru Pankreassız yaşanabilir mi? Cevap Akut pankreas iltihabı, kronik pankreas iltihabı ya da pankreas tümörü olgularında pankreasın yüzde 90′a varan bir bölümü çıkanlabilir. Geri­de kalan pankreas hücrelerinin etkinliği sayesinde organ işlevselliğini koruyabilir. Uzun zamandır kronik pankreas iltihabı olan bazı hasta­larda, pankreas işlev görmüyorsa, pankreas salgısını maddeler (pankreas enzimleri) ve insülin verilebilir.

Pankreas izle

1 views

AddThis Social Bookmark Button

Osteoporoz

17 Nisan 2012 admin Kategori: Genel Sağlık | Yorum yok »

Osteoporoz

Osteoporoz

Kemik dokusu yoğunlu­ğunun azalması sonucunda iskelet siste­minin mekanik direncinin düşmesi ve buna bağlı olarak kırıklara eğilimin art­ması olarak tanımlanabilir. Yüksek tan­siyon gibi osteoporoz da bir hastalık değildir; yaşın ilerlemesiyle birlikte gö­rülme sıklığı artan ve önemli komplikasyonlara yol açabilen bir olgudur. Yüksek tansiyonda olduğu gibi osteoporozda da yaşlanmaya bağlı, başka bir deyişle fizyolojik etkenlerin önemli olduğu, bunun yanı sıra cinsiyet, ırk, beslenme gibi başka etkenlerle kişiye özgü nedenlerin de etkili olabileceği kabul edilir.

GÖRÜLME SIKLIĞI

Sanayileşmiş ülkelerde, nüfusun en be­lirgin özelliği toplumdaki yaş ortalama­sının artması ve buna bağlı olarak do­ğurganlığın düşmesidir.
Nüfusun yapısının değişmesiyle toplumda sık görülen hastalıklar da önemli ölçüde değişmiştir. Enfeksiyon hastalıkları alt sıralara düşerken, günü­müzde artık kalp-damar hastalıkları, tü­mörler ve osteoporozun da içinde bu­lunduğu dokuların yıpranmasına bağlı hastalıklar ön plana çıkmıştır.
Osteoporoz Avrupa, ABD ve Japon­ya’da yaklaşık 75 milyon kişiyi etkile­mekte, bunların üçte birini menopozda­ki kadınların oluşturduğu ve hastaların büyük bölümünün yaşlı olduğu sanıl­maktadır. Yalnız ABD’de hastalık her yıl 1.300.000 kemik kırığına neden ol­maktadır; bunlardan uyluk kemiğinin boyun kırıkları yaşlılıktaki en yaygın sakatlık nedenidir. Osteoporozun neden olduğu olumsuzluklara uyluk kemiği boynunun kırıklarının yanı sıra omur kırıkları, omur ve eklem ağrıları, boy kısalması ve sakatlıklar da eklenmeli­dir. Öte yandan, başlangıcı ve gidişi ya­vaş ve sessiz olduğundan önemli sayıda olgu istatistiklere geçmemektedir.
Sağlık istatistiklerinin çok düzenli olmadığı ülkelerde osteoporozun yay-gınlığıyla ilgili en önemli veriler, uyluk kemiği ve kalça kınğı başta olmak üze­re kol bacak kırıklarının sıklığıdır. Tür­kiye’de 65 yaş üzeri kırıkların yüzde 85′ini uyluk kemiği boyun bölgesi kı­rıkları oluşturur. Bu kırıklar genellikle evde düşme gibi çok hafif travmaları izleyen ileri derecede osteoporoza bağlı olarak gelişir.

OSTEOPOROZ TİPLERİ

• Birinci tip osteoporoz – Genellikle menopoz dönemindeki kadınlarda, kimi zaman erkeklerde de görülür; sıkışma kınğı sendromu terimi de kullanılabilir. Kemiklerin trabekül (kemik yapısını oluşturan kanalcıklar) yapısında yeni oluşan kemik dokusuyla yıkıma uğra­yan doku arasındaki dengesizlik sonu­cunda hızlı bir kemik yitimi ortaya çı­kar. Öncelikle süngersi kemik alanı faz­la olan omur gövdelerinde görüldüğün­den sıkışmaya bağlı kırıklara ve eğril­melere neden olur. Ağrı, hareket kaybı, boyda kısalma ve sakatlık da görülebi­lir. Birinci tip osteoporoz 50-65 yaşla­rında başlar ve kadınlarda erkeklere oranla 6 kat daha yaygındır.
• İkinci tip osteoporoz – Genellikle 75 yaşından sonra ortaya çıktığından yaşlı­lık osteoporozu da denir; kadınlarda er­keklere oranla iki kat fazla görülür. Özellikle kemiğin yoğun dış bölümün­de doku kaybı olduğundan yaşlılarda uyluk kemiği boynunda sık görülen kı­rıkların başlıca nedenidir. Uyluk kemiği kırıklarının görülme sıklığı oldukça yüksek olduğundan tıbbi ve toplumsal açıdan önemli bir sorun oluşturur.
• Üçüncü tip osteoporoz – İlaç tedavi­si (heparin, antibiyotikler, kortikosteroitler), iç salgı sistemi hastalıkları (şe­ker, akromegali, hipertiroidizm vb) ve bütün vücudu etkileyen hastalıklardan (kan kanseri, lenfom, kötü huylu tümör­ler, Akdeniz kansızlığı, C vitamini ek­sikliği, kronik karaciğer hastalıkları vb) sonra ortaya çıktığından ikincil osteo­poroz adı verilir.

NEDENLERİ

İnsan vücudunda kemik yapımı ile yıkı­mı arasında kurulu bir denge vardır. Bu denge 30 yaşına kadar yapım yönünde ağır basar. Bu dönemden sonra kemik dokusunda her yıl yüzde bir dolayında azalma görülür. Kütlesi belirli bir sını­rın altına düşen kemikler sıradan meka­nik basmca dayanamaz hale gelir ve en küçük darbe karşısında bile kırılabilir. Osteoporozda kemikteki yıkım süreci artar, kemiğin kütlesi tehlikeli düzeyin altına iner ve kemik kendiliğinden kırı­labilir.
Osteoporozu hazırlayan en önemli etkenlerden biri, otuz yaş dolayında ke­mik kütlesinin azalmaya başlamasıdır. Kadınlarda başka bir önemli hazırlayıcı etken, menopoz döneminde östrojen hormonu salgısının hızla azalmasıdır.
Menopozdaki kadınlarda kemik kütlesi hızla kaybolur; 30 yaşlarındaki kadın­larda kemik kütlesinin erkeklere göre yüzde 10-20 oranında daha az olması bu tabloyu ağırlaştırır. 50-70 yaş ara­sındaki kadınlarda trabeküler (kemik yapışım oluşturan kanalcıklar) kemik yapısının oldukça fazla olduğu süngersi kemiklerde (omurlar) osteoporoz ol­dukça yaygındır. Omurlar vücudun ağırlığı altında ezildiğinden belirgin bir travma olmasa da kırılabilir. Kırıklar, ağrı, boy kısal­ması ve sakatlığa yol açar. Erkekte kemik dokusu kaybı daha yavaş bir süreç izler ve geç ortaya çı­kar. Daha çok süngersi kemiklerde gö­rülen doku kaybı ancak 60-90 yaşların­da belirgin hale gelir. Süngersi kemiğin ince yapısında değişiklikler olur; ke­mik kütlesindeki azalmaya göre meka­nik dirençteki azalma daha çoktur. Di­rencin azalması ve kemiğin ince yapısı­nın değişmesi sonucunda ikinci tip os­teoporoz görülür. İkinci tip osteoporoz­da tanklar sıklıkla çevrel kemiklerde, özellikle döner kemik ve uyluk kemiği boynunda görülür. Kendiliğinden kırık­lar çok enderdir; genellikle yaşlılarda denge bozukluğu, görme kusuru, ref­lekslerde yavaşlama nedeniyle sık rast­lanan düşmeler sonucunda kırıklar gö­rülür. ikinci tip osteoporozun gelişim sü­reci yaşlanma süreciyle yakından İlişki­lidir; tek bir sistemdeki gerilemenin be­lirleyici olduğu söylenemez. Burada et­ken olan değişikliklerden başlıcaları cinsiyet hormonları ile kalsiyum metabolizmasıyla ilgili çeşitli hormonların daha ak salgılanması, vücudun hareket­liliğinin ve yerel uyarıcı etkenlerin azalmasıdır.

RİSK FAKTÖRLERİ

Başlıca risk faktörleri iskelet gelişimi sırasında kemik kütlesinin yetersiz ge­lişmesi, erken yaşta âdetten kesilme, bedensel etkinliğin az olması, kalsiyum bakımından yetersiz beslenmedir.
Gelişme döneminde kemiklerde olu­şan mineral kütlesi kalıtsal etkenlerce belirlenir; özellikle mekanik ve beslen­me ile İlgili olanlar başta olmak üzere çevresel etkenlerin de olumlu rolü vardır. Gelişimin sonunda kemik kütlesinin ulaştığı nicel ve nitel değer “kemik küt­lesi doruğu” olarak adlandırılan ve iler-ki yıllarda osteoporoz gelişiminde belir­leyici olan bir etkendir. Kemiğin erime hızını belirleyen etkenlerin karşısında kemik kütlesi doruğunun öneminin ay­dınlatılması gerekir. Kemik kütlesi doruk noktasına ulaş­tıktan sonra, kadınlarda menopozdan sonraki yıllara kadar değişiklik görül­mez. Doğurgan dönemde belirgin ke­mik yitimine yol açan süreçler ikincil osteoporoz nedenleridir. Kendiliğinden ya da her iki yumurtalığın alınması so­nucunda erken yaşta âdetten kesilme os­teoporoz tehlikesini artırır. Bedensel et­kinliğin azalmasından kaynaklanan os­teoporoz kemik dokusunu uyaran meka­nik etkinin azalmasına bağlı olarak âdetten kesilmeden önce de ortaya çıka­bilir. Ama genelde bedensel etkinliğin ve mekanik uyanların azalması yaşlılık­ta sinir ve kas sistemindeki gerilemeye özgüdür; bu durum bazı olgularda ke­mik kütlesinin kaybına belirgin bir kat­kıda bulunur.
Besinlerle yetersiz kalsiyum alımı yaşamın öteki dönemlerine oranla me­nopozdan sonra daha çok önem taşn. Bu dönemde kalsiyum bakımından zen­gin besinlerin daha az alınması eğilimi­nin yanı sıra olumsuz koşullara uyum yeteneğinin azalması da önemli rol oy­nar.
Bu etkenlerin hiçbiri tek başına ke­mik kütlesinde hastalık düzeyinde yiti­me yol açmasa da, tehlikeyi artırabilir.

BELİRTİLERİ

Menopozdan sonra görülen osteoporozda en önemli öznel belirti ağrıdır. Sut ve bel bölgesinde, daha ender olarak da boyunda görülür. Kalsiyum dengesinde yitimin daha önde olduğu ilk evrelerde ağrı çok şiddetli olabilirse de daha son­ra hafifler ve böyle sürer.
Bu evrede çekilen filmler iskeletteki mineral yitimini ortaya koymadığından ağrırım şiddetli olduğu dönemlerde, yanlışlıkla omurga artriti ya da artroz gibi tanılar konabilir. Nevrite benzer ağrılar çok ender ortaya çıkar.
Kırık en önemli klinik belirtilerden biridir. En çok omur, uyluk kemiği boynu ve bileklerde görülür. Küçük bir travmanın yol açtığı kırıklar kimi za­man çok az sayıda öznel belirtiyle orta­ya çıkabilir.
Biçim bozuklukları osteoporozun geç dönemlerinde görülür. Hemen hiç­bir zaman kol ve bacaklarda rastlan­maz, daha çok omurgayı tutar ve bu özelliğiyle osteomalaziden (erişkinde kemik yumuşaması) ayırt edilir. Omur­gadaki biçim bozukluklarında iki önemli Özellik görülür:

1-Boy kısalması.
2-Sırt omurlarında kamburlaşma so­nucunda göğüs kafesinin yay biçimini alarak bozulması. Kamburlaşma, meno­pozdan sonraki osteoporozun en önemli klinik belirtisidir ve hastaya belirgin bir görünüm verir. Kısalan gövde kol ve bacaklarla orantısızdır. Hastanın görü­nümü giderek maymuna benzer. Kimi zaman omurga kenarları böğür çıkıntı­larına yaklaşarak üst üste gelebilir ve karın derisinde derin, enine kıvrımların oluşmasına neden olur.
Omurganın eğrilmesiyle 10 cm’den fazla boy kısalması solunum işlevlerini bozabilir.
TANI
Osteoporoz tanısı uzun süre klinik ve radyolojik verilere dayanmıştır. Özellik­le bilek, omur ya da uyluk kemiğinde ti­pik bir kırık ya da bir kemiğin kalsiyum içeriğinin büyük ölçüde azaldığının gö­rülmesi önemli ipuçlan verir. Osteopo-rozu düşündüren öteki klinik belirtiler ise giderek artan kamburluk ile sutta ve belde ağrıdır. Bu bulgular hastalığın geç dönemlerinde ve iskeletteki kalsiyumun önemli bir bölümü yitirildiğinde ortaya çıkar. Dolayısıyla hastalığın başlangıç evresinde, yani sakatlığın önlenebile­ceği aşamada fark edilmez. Bu durum, erken önlem almayı engeller.
Son 15 yılda osteoporoz tanısı, ke­mik yoğunluğunu ölçen daha ince yöntemlerin kullanılmasıyla önemli ölçüde kolaylaşmıştır. Bilgisayarlı kemik mi­neral yoğunluk ölçümü ile bilgisayarlı tomografi tam için en uygun yöntemler­dir. En önemli araştırma bölgeleri, oste-oporoza bağlı kırıkların en belirgin ol­duğu uyluk kemiği boynu ve bel omur­larıdır. Bununla birlikte, iskeletin tümü İncelenmelidir. Bilgisayarlı kemik mi­neral yoğunluk ölçümü yöntemi kemik-lerdeki mineral yoğunluğunun değerlen­dirilmesinde, geleneksel yöntemlerden daha üstündür. Öte yandan yeni tam yöntemlerinin kullanılması, röntgen fil­minin yerini tutamaz. Özellikle aktif os-teoporoz tanısında, omurlardaki biçim değişikliklerini görmek ve zaman için­deki gelişimim izlemek açısından çok yararlı olan röntgen filmi klinik tablo­nun yorumunu güçleştiren Öteki eklem bozukluklarının da değerlendirilmesini sağlar.
Osteoporozun tipinin doğru belir­lenip değerlendirilmesi de çok önem­lidir. Böylece osteömalazi (erişkinde kemik yumuşaması) ya da ikincil os-teoporoz ile ayırıcı tanı yapılabilir. Dolayısıyla birincil osteoporozdan kuşku duyulduğunda hastanın öyküsü dikkatle alınmalı, böylece beslenme alışkanlıkları, bedensel etkinlik, kul­landığı ilaçlar ve menopozun başlan­gıcına ilişkin bilgi edinilmelidir. Ay­rıca, kalsiyum metabolizmasıyla ilgili laboratuvar incelemeleri de yapılmalı­dır. Bu veriler, doğru tanı koymak ka­dar tedaviyi planlamak için de zorun­ludur.
AYIRICI TANI
Olguların büyük bölümünün birincil os-teoporoz olmasma karşılık, tanı konur­ken başka hastalıklara ya da kemikleri eriten ilaçlara bağlı ikincil osteoporoz olasılığı önemle değerlendirilmelidir. Öyküyle ilgili verilerin dikkatle toplan­ması, olguların hemen tümünde ikincil osteporozun dışlanmasını sağlar.
Birincil kemik tümörleri osteopo­rozdan kolaylıkla ayırt edilebilir. En sık görülen kemik tümörü olan osteosar-kom, daha çok kemik büyümesinin hızlı olduğu çocukluk ve ergenlik dönemle­rinde görülür. Öteki kötü huylu tümör­ler ise Özellikle orta yaşlarda görülür.
İyi huylu tümörlerin en sık görülen bi­çimleri özellikle erkeklerde ergenlik döneminde ortaya çıkar.
İyi huylu tümörler kural olarak ke­mik ağrısına neden olmazsa da, tutulan bölgedeki biçim bozukluğu ya da hasta­lığa bağlı bir kırık sonucunda ağrı görü­lebilir. Çekilen filmlerde bu tür kırıklar osteoporoza bağlı kırıklardan kolayca ayırt edilebilir.
Son olarak, kemik tümörlerinin is­keletin tek bir bölümünü tuttuğunu, öte­ki kemiklerin yapısının sağlam ve mi­neral içeriğinin de normal olduğunu vurgulamak gerekir. Oysa osteoporoz iskelet sisteminin tümünü etkileyen bir hastalıktır.
İkincil durumlarda tablo oldukça farklıdır. Kemik öteki organların birin­cil tümörlerinin sıklıkla yayıldığı bir dokudur. Tümör hücreleri kemik doku­suna genellikle kan yoluyla ulaşır ve kemik iliğinin en yoğun olduğu alanlar­da gelişir. Omurga, ikincil tümörlerin en sık yerleştiği bölümdür.
Kemiklere en çok yayılım yapan tü­mörler meme, prostat, akciğer, idrar ke­sesi, böbrek ve tiroit kanserleri ile me-lanomlar, lenfom ve kan kanserleridir. Tümörün birincil odağı her zaman bi­linmediğinden ya da belirtisiz Alabildi­ğinden ve hastanın tek yakınması ke­mik ağnsı olduğundan osteoporozdan ayırt edilmesi zor olabilir. Yayılım odaklarının yaptığı ağn çok tipiktir; şiddeti değişmez, dinlenmeyle hafifle­mez, aksine geceleri daha da artar.
Çekilen filmlerde erken evrede önemli değişiklikler görülmez, ama kuşku üzerine yapılacak bilgisayarlı to­mografi ya da magnetik rezonans ince­lemesi çok küçük tümör odaklarını bile görüntüleyebildiğinden, doğru tam için yol göstericidir.
TEDAVİ
Modern tıp, hastalıklardan korunmaya giderek daha fazla önem vermektedir. Bu eğilim özellikle menopoz sonrası ve yaşlılık osteoporozu için geçerlidir. Os-teoporozun ağır olduğu ve hastalığa bağlı kırıkların görüldüğü olgularda bi­linen tedavi yöntemlerinden hiçbiri is­kelet yapısını ve işlevini normale dön-düremez.
iskeletin tümünde mineral kütlesi te­davinin ilk 2-3 yılında yılda ancak yüz­de 2-3 oranında yerine konabilir; teda­vinin daha sonraki yıllarında aynı oran­da artış sağlanamayabilir. Omurga gibi bazı kemiklerde tedaviye yanıt daha hızlı ve belirgindir. İskeletteki genel mineral kaybının yüzde 30′dan fazlası hiçbir olguda yerine konamaz.
Günümüzde kemik kütlesinin yıllar­ca değişmemesini ya da yılda en fazla yüzde 1 oranında azalmasını sağlamak başarılı bir sonuç olarak kabul edilir. Hastalığın giderek kötüleşen doğal gidi­şinde, tedavi edilmeyen olgularda yılda yüzde 2-4 kadar mineral kaybı görülür. Bu oranın düşürülmesi tedavinin başarı­lı olması için yeterlidir.
Bu düşünceler doğrultusunda, kırık tehlikesini önlemek için tedaviye olabil­diğince erken başlamak gerekir.
Günümüzde kemik yıkımını azaltan ya da osteoblastlan (kemik yapıcı hüc­reler) uyararak yeniden kemik oluşumu­nu hızlandıran iki temel tedavi yöntemi uygulanmaktadır. Bazı yöntemler ise her iki yönde de etkili olabilir.
• Kalsiyum tuzları – Çeşitli kalsiyum tuzlarının verilmesinin özgül bir tedavi olarak kabul edilebilip edilemeyeceği tartışılmaktadır. Yeterli kalsiyum tuzu dozunun sağlıklı iskelet İçin gerekli ol­duğu bilinmekle birlikte, besinlere ek olarak kalsiyum tuzlarının alınmasının tedavi edici etkisi kesin değildir. Ama genel olarak koruyucu bir etkisi olduğu kabul edilir. Çünkü hastanın âdetten ke­sildiğinde kemik kütlesinin iyi durumda olması, kırık eşiğine gelene değin uzun bir süreyi güvence altına alır.
Genç ve sağlıklı bir kişinin günde en az 800 mg kalsiyum alması gerekir; bu değer gebelik ve süt verme dönemle­rinde artar. Ayrıca ileri yaşlarda ya da bazı bağırsak hastalıklarında bağırsağın emilim gücü azaldığından kalsiyum ge­reksinimi artar. Kalsiyum içeriği yük­sek besinlerce zengin bir beslenmenin yanında, yaşlılık osteoporozunda ayrıca kalsiyum içeren ilaçlar da verilmelidir. Bu kişilerde emüim eksikliği ön plan­dadır. Menopoz sonrası osteoporozda ise kalsiyum içeren ilaçlar daha az ya­rarlıdır. Bu ilaçların yan etkisi olmadı­ğından günlük tedavi uygulamalarında, kalsiyum tuzu içeren ilaçlar yaygın bir biçimde kullanılmaktadır.
• Östrojen hormonları – Bu hormon lann eksikliğinin kadınlarda menopo; sonrası osteoporozun temel nedenlerin­den biri olduğu uzun süredir bilinmek­tedir.
Östrojen hormonları ağızdan ya da şırınga edilerek verilebilir. Son zaman­larda jöle, krem ya da vücuda yapışan bant biçiminde, deri yoluyla vücuda verilebilen ve östradiyol içeren ilaçlar kullanıma sunulmuştur. Özellikle ya­pıştırma bandı biçimindeki ilaçlar ya­vaş ve sabit bir hızla kana geçer; bu da yumurtalıklardan fizyolojik östrojen salgılanmasına en çok benzeyen yön­temdir. Deri yoluyla verilen östrojen karaciğerde işlemden geçirilmediğin­den, ağız yoluyla kullanılan ilaçlara gö­re çok daha düşük günlük dozlar yeterli olmaktadır.
Östrojenlerin menopoz sonrasındaki kemik kaybını önlediği, bu etkinin orta­ya çıktığı süreç ne olursa olsun, kesin­likle kanıtlanmıştır. Bu tedaviye ne ka­dar erken başlanır ve ne kadar uzun sür-dürülürse o ölçüde başarılı sonuçlar el­de edilmektedir. Menopoz sendromu te­davisinde östrojen kullanımı, menopoz sonrası osteoporozun önlenmesi için ilk uygulanan yöntemdir. Bununla birlikte, başta dölyatağı tümörleri olmak üzere tehlikeli yan etkileri dikkatle değerlendirilmelidir; bu nedenle kullanım güve­nilirliği sınırlıdır. DÖlyatağı tümörü teh­likesini azaltmak için progesteronlarla birlikte kullanılmalıdır. Genel nüfusta meme tümörü görülme sıklığı zaten yüksek olduğundan meme tümörü tehli­kesi daha çoktur. Günümüzde bütün ka­dınlara menopoz döneminde koruyucu Östrojen tedavisi uygulama düşüncesi­nin geçerliliği tartışılmaktadır. Bu açı­dan bedensel yapı, yaşam ve beslenme alışkanlığı, kemik kütlesinin miktarı ve kalsiyum kayıp hızı açısından osteopo-roz tehlike grubunda olan kadınlar üze­rinde yoğunlaşmak daha doğru görün­mektedir.
Hormon tedavisinin uygulanabilece­ği en uzun süre ya da tedavinin kesile­ceği yaş henüz açıkça belirlenememiş­tir. Ama östrojenin yukarıda belirtilen sakıncaları nedeniyle yalnızca menopo­zun başlangıç dönemlerinde ve meno­poz sendromunun geliştiği kişilerde kullanılması daha doğrudur.
Başlangıç dönemini aşmış, yerleşik osteoporoz olgularında östrojen tedavisinin yararlı olup olmadığı henüz tar­tışmalıdır ve her olgu için gerekip ge­rekmediği değerlendirilmelidir. Öteki tedavi yöntemlerinin başarısız olduğu durumlarda ve daha genç hastaların ya­rarlanma olasılıkları daha yüksek oldu­ğundan kullanılabilir.
Başka ilaçlarla birlikte kullanılması yararlıdır; kimi zaman gerekli de olabi­lir. Özellikle kalsiyum ve D vitamini türevleri, besinlerle alınan kalsiyumun yetersiz olduğu durumlarda, orta yaşlı kadınlarda ve bağırsakta emilim yeter­sizliği olan hastalarda kullanılabilir.
• Kalsitonin – Osteoporozun doğal gi­dişini yavaşlatma ve kimi zaman geri döndürmede etkili olduğu kanıtlanmış­tır. Kullanım güvenilirliğinin yüksek olması nedeniyle menopoz sonrası ve yaşlılık osteoporozunun tedavisinde en önemli ilaçlardan biri haline gelmiştir. Ayrıca koruyucu tedavide ve var olan hastalığın tedavisinde etkisi kanıtlan­mıştır. Menopozun ilk yıllarında iskelet sistemi dışında da olumlu etkileri olan östrojenin daha geniş bir kullanım alam j olmakla birlikte, sonraki yıllarda ilk kullanılacak ilaç kalsitonindir. Bu olgu­larda östrojen kullanımı giderek daha az etkili olur ve hastanın uyum göster­mesi zorlaşır. Kalsiyum ve D vitamini eksikliğinden kuşkulanılan bütün olgu­larda kalsitonin bu maddelerle birlikte kullanılabilir.
Kalsitoninin kullanımını en çok kı­sıtlayan etken enjeksiyon biçiminde kullanılma zorunluluğudur. Özellikle uzun süreli tedavilerde, hastanın tedavi­ye uyumu güçleşebilir. Ama son za­manlarda burun spreyi gibi yeni biçim­ler kullanılarak başarılı sonuçlar alın­mıştır. İlk hücum dozu enjeksiyonla ve­rildikten sonra idame tedavisinde burun spreylerine geçilmektedir.
Tedavide görülen en önemli yan et­kiler deri ve ellerde kızarma, ısınma ve kimi zaman soğumadır. Bunları sıklık sırasına göre bulantı, kusma ve ishal ile kırıklık ve bayılma izler. Yüksek dozda verildiğinde idrar söktürücü etkisi de vardır. Yüzün ve ellerin kızarması alerji olarak yorumlanırsa da, alerji çok ender görülür.
Yan etkiler büyük ölçüde doza bağ­lıdır, ama uygulanan kalsitonin tipinin de önemi olabilir. Hormon fizyolojik dozlarda kullanıldığında yan etkiler çok azalır; olguların yüzde 60′ında yan etki­lerin yüksek doz uygulanmasında gö­rüldüğü belirlenmiştir. Kadınlarda is­tenmeyen etkiler çok daha yaygındır. Kalsitonin burun yoluyla verildiğinde, bozuklukların daha az görüldüğü bildi­rilmiştir.
Bu durum hormonun burun yoluyla daha düşük dozlarda emilmesine bağlı­dır. Belirtiler hastaya çok rahatsızlık verse de hiçbir tehlike yaratmaz. Kalsi­toninin uzun süreli kullanımına bağlı zehirleyici etki bildirilmemiştir.
• D vitamini – Bugünkü bilgiler D vi­tamini ve türevlerinin menopoz sonra­sında kemik kaybım azaltmada Önemli bir etkisi olmadığım göstermektedir. Gene de kemik sağlığının korunması için belli dozda D vitamini gerektiği unutulmamalıdır.
Bu nedenle, özellikle yaşlı hastalar­da orta düzeyde D vitamini ya da türev­lerinin, öteki ilaçlarla birlikte verilmesi osteoporoz tedavisinin başarısını artırır. Yaş ilerledikçe besinlerle kalsiyum alı
mı ve bağırsaklardan kalsiyum emilimi azalır; D vitamini türevleriyle verildi­ğinde i4e bağırsaklardan emilim artar.
D vitamininin değişik organlar üze­rinde doğrudan olumsuz etkisi olmadı­ğından tedavide zehirlenme olasılığı, kandaki kalsiyum düzeyinin yükselmesi (hiperkalsemi) ve idrarla atılan kalsi­yum miktarının artması (hiperkalsüri) tehlikesine bağlıdır. Kan kalsiyumunun yükselmesi çok ciddi bir komplikasyon-dur, ölüme yol açabilir. D vitamini ze­hirlenmesi, aşırı dozların uzun süre (bir ay ya da daha çok) alınmasından sonra yavaş yavaş gelişir; hastanın kendi ken­dine ilaç kullanması ya da D vitamini içeren ilaçlar alması bu tabloyu ağırlaş­tırabilir.
D vitamini zehirlenmesinde böbrek taşlan ve/ya da böbrek yetmezliği, bu­lantı, kusma, kabızlık, kalp durmasına değin varabilen ritim bozukluktan ile zihinsel yavaşlama, uyku eğilimi, delir-yum ve koma görülür. Başka belirtiler olmadan hiperkalsemi ve hiperkalsüri gibi orta derecede zehirlenme belirtile­rinin ortaya çıkması, D vitamininin ke­silmesi, kalsiyum oram düşük bol sıvı alınması (günde 2-4 litre), kalsiyum oranı düşük (süt ürünleri içermeyen) beslenme ve kalsitonin uygulaması dı­şında özel bir tedavi gerektirmez. Daha ağır zehirlenmeler hastanede tedavi edilmelidir.
• Sodyum flüorür – Menopoz sonrası ve yaşlılık osteoporozunun tedavisinde sodyum flüorür kullanımı henüz değer­lendirilmekte olan deneysel bir tedavi­dir. Bilinen sonuçlar, kemik kütlesi üze­rinde olumlu bir etkisi olduğunu göster­mekle birlikte, olguların yaklaşık yüzde 20-35′inde mide-bağırsak sistemiyle ek­lemler ve çevresini tutan yan etkiler gö­rülmektedir. Sodyum flüorür mide mu­kozasını tahriş eder, mide ağnsı, bulan­tı, kusma ve bazı olgularda ülser gelişimine neden olabilir. Flüor tedavisinde ayak ve ayak bileği ile ender olarak diz­de ağnlar ortaya çıkabilir. Bu tablonun mikroskopik düzeyde kırıklar ile gerçek kırıklara bağlı olduğu sanılır. Tablo 4-6 hafta içinde iyileşmeye başlar, kimi za­man aym hastada birkaç kez yineleye­bilir ve günlük yaşamı önemli ölçüde engeller.
Sodyum flüorür ile osteoporoz teda­visinin, ancak daha önce omurlan kırı­lan ve yeni kırıklar açısından yüksek tehlike grubunda yer alan ve ilk uygula­nan tedaviye yanıt vermeyen birkaç ol­gu ile sınırlı olduğu görülmektedir. Da­ha önce uyluk kemiği kınğı olan hasta­larda flüor tedavisi kesinlikle uygulana­maz. İlaç her zaman yüksek doz kalsi­yum (günde 1.000-1.500 mg) ve D vita­mini ile birlikte verilmelidir. Tedavi ya­kın denetim gerektirdiğinden ancak ba­zı merkezlerde uygulanabilir.
• Bifosfonatlar – Bu ilaçlar kemik kaybına güçlü bir biçimde engel oldu­ğundan Paget hastalığı, tümörlere bağlı osteoliz (bölgesel kemik erimesi) ve hiperparatiroidizm gibi kemik metaboliz­ması hastalıklarında başanyla kullanı­lır; aynca menopoz sonrası osteoporozdan korunmada ve tedavide de uygula­ma alanı bulurlar.
Bifosfonatlar ağızdan ve enjeksiyon yoluyla verilir; ağızdan alındığında en­der olarak mide-bağırsak sistemi bo­zukluklarına (bulantı, kusma, ishal) ne­den olurlar. Bifosfonat tedavisinin çok daha ciddi bir yan etkisi, mineralizas-yon bozukluklannm gelişmesidir; uzun süre yüksek dozda kullanıma bağlı olan bu durum kınk tehlikesinin artmasıyla birlikte osteomalaziye (erişkinde kemik yumuşaması) neden olabilir. Bifosfo-natlann bir olumlu yanı da ucuz olmalarıdır; çevrimsel tedavilerde ve öteki ilaçlarla birlikte kullanılmalan için da­ha kapsamlı ve yaygın araştırmalar ge­rekmektedir.
• Fizik tedavi – Osteoporozda sıklıkla ultrason gibi fizik tedavi yöntemleri önerilse de, bunlann ağrıyı hafifletmek dışında yaran yoktur.
Osteoporozun en önemli belirtile­rinden olan kınklarda uygun bir süre hareketsiz kalmak gerekse de, hareket etmek osteoporozdan korunma ve teda­vi açısından en etkili yöntemlerden bi­ridir. ABD’li ve Sovyet astronotlar ile paraplejili (belden aşağısını etkileyen felç) ve tetraplejili (her iki kol ve ba­cakta görülen felç) hastalar üzerinde yapılan araştırmalar, kemiğin mineral kütlesinin kaybında hareket eksikliği­nin ne denli önemli olduğunu ortaya koymuştur. Aynı zamanda atletler üzerinde yapılan deneyler antrenman ön­cesindeki değerlere oranla, antrenman sonrasında kemik yoğunluğunda an­lamlı artışlar olduğunu göstermiştir. Düzenli olarak yapılan beden hareket­lerinin mineral kayıp sürecini önleme ve gidermede etkili olduğu kabul edi­lir. Bu programlar kineziterapi (hare­ket tedavisi) programının olumlu so­nuçlarını artırabilir
Alkol ve sigarayı bırakmanın ke­mik kaybını ve kırıkları önlediği yo­lunda kesin kanıtlar olmamakla birlik­te, bu tür kötü alışkanlıkların beslenme üzerindeki olumsuz etkisi nedeniyle osteoporoz yönünden risk faktörleri ol­duğu unutulmamalı, bu alışkanlıklar bırakılmalıdır.

Soru

Tırnaklarla ilgili değişiklikler osteoporoz belirtisi olabilir mi?

Cevap
Tırnaklarda beslenme bozukluğuna bağlı değişiklikler görülebilirse de, bunlar tipik osteoporoz işareti değildir. Tırnak iskeletten tümüyle farklı bir dokudur; ama hipertiroidizm gibi iç salgı sisteminden kaynaklanan ya da vi­tamin yetersizliğine bağlı bazı osteoporoz türleri tırnaklarda bozukluklara neden olduğundan tırnak dokusu yu­muşar ve kolayca kırılır.

Soru

Andropozun osteoporozu kolaylaştırıcı etkisi var mıdır?

Cevap
Kadınlarda menopozla östrojen hormonunun eksilmesi osteoporoza yol açtığı gibi, erkekte de erkeklik hormo­nu eksikliği aşın kalsiyum kaybına neden olabilir. Son zamanlarda bu tip tablolar testosteron hormonu verilere başarıyla tedavi edilmiştir.

Soru

İleri derecede hareketsizlik ostoeporoz nedeni olabilir mi?

Cevap
Evet. Yatalak hastalarda, uzun süre yatağa bağımlı kalan ya da çok hareketsiz bir yaşam sürdüren kişilerde yaşa bağlı olmadan, yani cinsiyet hormonları etkin olduğu halde, ileri derecede yaygın osteoporoz gelişebilir. Kınk ya da başka nedenlerle bir kol ya da bacağın alçıya alınması ya da hareketsiz kılınması da osteoporoza yol açar. Bu durumda yalnızca söz konusu kol ya da bacaktaki kemikleri etkileyen bölgesel osteoporoz görülür. Hareketsizlikten kaynaklanan yaygın ya da bölgesel osteoporoz herhangi bir ilaç tedavisi gerektirmeden, yalnız­ca egzersiz uygulamasıyla bütünüyle ortadan kalkar.

Soru

Değişik osteoporoz türleri var mıdır?

Cevap
Osteoporozda birçok tablo görülebilirse de, en çok iskeletin tümünü etkileyen biçimleri, Özellikle kadınlarda menopoz sonrasmda ve İleri yaşta ortaya çıkar. Sudeck hastalığı gibi yalnız bir bölgede görülen biçimler; tiroit hastalıkları ya da böbreküstü bezi işlev artışı gibi iç salgı sistemi hastalıklarına bağlı olanlar; şeker hastalığına bağlı olanlar; iskorbüt gibi vitamin yetmezliklerine bağlı olanlar.

Soru

Uzun süreli kortizon tedavisi osteoporoz nedeni olabilir mi?

Cevap
Cushing hastalığında böbreküstü bezinin aşın kortizon hormonu yapması sonucunda osteoporoz gelişmesi gibi, benzer etkili maddelerin (sentetik kortizon) uzun süre verilmesi kemiklerde ağır mineral yitimine neden olabilir ve kendiliğinden kırıklar oluşabilir.

Osteoporoz izle

0 views

AddThis Social Bookmark Button

Grip

17 Nisan 2012 admin Kategori: Genel Sağlık | Yorum yok »

Grip

Grip

GRİP-İNFLUENZA:

Ani olarak gelişen bir solunum sistemi infeksiyonudur. Grip hastalığının karakteristik belirtileri ani gelişen baş ağrısı, halsizlik, kas ağrısı ve ateş biçimindedir. Grip hastalığının etkeni “RNA” grubunun Ortomikso-virüs ailesinden “İnfluenza A”, “İnfluenza B’ ve “înfluenza C” adlı virüslerdir. İnfluenza A virüsüyle oluşan grip genellikle kış aylarında salgınlar biçiminde ortaya çıkar. Örneğin 1918 yılında dünyayı etkisi altına alan grip salgınında 20-40 milyon insan ölmüştür, İnfluenza B virüsü genellikle okul, kışla gibi toplu yaşanan yerlerde salgınlara yol açmaktadır, influenza C virüsünün yol açtığı griplere fazla rastlanmamaktadır.

İnfluenza virüsüyle bir kez karşılaşıldığında virüse karşı bağışıklık gelişir. Virüse karşı gelişen bağışıklık, onun sahip olduğu antijenlerden kaynaklanır. Ancak influenza virüsü, sahip olduğu antijenleri değiştirir. Farklı bir antijenik özelliğe sahip olan influenza virüsüyle karşılanan organizma, daha önce grip olmuş olsa bile yeniden hastalanabilir. Çünkü karşılaştığı farklı antijenli virüse karşı bağışıklığa sahip değildir. İşte bu nedenle insanlar sık sık grip olabilirler. Virüs havadaki damlacıklar içinde solunum yollarına girer. Virüs vücuda girdikten 18-36 saat sonra grip belirtilerine neden olur. Bunlar halsizlik, yüksek ateş, titreme, yorgunluk, kas ağrısı ve baş ağrılarıdır. Boğaz ağrısı, sırt ağrısı, aksırma, burun akıntısı, gözlerde yaşarma, kızarıklık, kuru bir öksürük, iştahsızlık gibi belirtiler de hastalığın seyri sırasında ortaya çıkarlar.

Hastalık ortalama olarak 7 gün sürer. Hastalık kendi kendisiyle sınırlı kaldığı yani komplikasyon yaratmadığı sürece tehlikeli değildir. Kendi normal seyrini tamamlayıp iyileşir. Gribin en sık yol açtığı komplikasyon pnömonidir (zatürre, zatürre). Pnömoni ya virüse bağlıdır ya da grip nedeniyle zayıflayan organizmada akciğerlere yayılan bakterilere bağlıdır. Gelişebilecek olan diğer komplikasyonlar sinüzit ve orta kulak iltihabıdır. înfluenza virüsünün yol açtığı önemli bir komplikasyon daha vardır. Buna “Reye” sendromu denir. Bu durumda beyinde ödem ve karaciğerde yağlanma görülür. Reye sendromuna diğer bazı virüs çeşitleri de yol açabilir. Hastalığın ölüm riski yüksektir. Hamile kadınlarda grip geliştiğinde düşük tehlikesi de artar. Hastalığın özel bir tedavi yöntemi yoktur. Kullanılan antibiyotiklerin ne hastalığı iyileştirdiği, ne de doğacak komplikasyonları kesinlikle önlediği söylenebilir. Antibiyotik tedavisine komplikasyon belirdiğinde başlamak daha doğrudur. Hastaların 3-7 günlük bir yatak istirahatinde bulunmalarında, G ve B vitamini ve günde 3-6 Aspirin almalarında ve kendilerini yormayıp üşütmemelerinde yarar vardır. Bunların dışındaki ilaç ve önlemlerin gereksiz harcamalara yol açmaktan başka etkileri yoktur. Bazı influenza tiplerine karşı aşılar geliştirilmiştir. Bu aşılar yalnız belli virüs tipine karşı bağışıklık sağlarlar. Salgın yapan virüsle hazırlanan aşılar kişiyi o salgına karşı koruyabilmektedir.

NEDENLERİ
Grip hastalığının etkeni olan virüs türü, bazı özelliklerine göre üç tipe ayrılır. A, B ve C harfleriyle tanımlanan bu tip­ler de kendi içlerinde alt tiplere ayrıl­maktadır.Büyük salgınlara yol açarak toplum sağlığını tehdit eden en önemli virüs A tipidir. Eskiden beri bütün yeryüzünde yaygın biçimde ortaya çıkan salgınlar­dan A tipi virüslerin sorumlu olduğu kabul edilmektedir, Bu açıdan C tipi vi­rüsler daha az önem taşır. B tipi ise yal­nız yerel salgınlar yapma özelliği gösterir. Grip hastalığının bu derece yaygın sı hem virüsün kolay bulaşabilmesine, hem de vücudun bağışıklık siste­mini hazırlıksız yakalayan antijen yapı­sındaki değişkenliğe bağlıdır. Bu ne­denle vücutlarına giren virüsü etkisiz kılacak uygun antikoru bulunmayan ki­şiler kolayca grip hastalığına yakalanır­lar. Grip virüslerinin temel özelliği, be­lirli ve değişmez bir yapılarının olmayı­şıdır. Ayırt edici Özelliklerini sürekli değiştirerek yeni bir biçim kazanır, böylece hazırlanan aşılan etkisiz kılan yeni yeni salgınlara neden olurlar. Grip salgınları hemen her zaman, başka bir ülkeden gelen kişi ya da kişilerin taşıdı­ğı yeni bir virüs alt tipinin, bu virüse karşı bağışıklığı bulunmayan topluluğa bulaşmasıyla başlar. Yurtiçi ve yurtdışı gezilerinin son derece yoğunlaştığı gü­nümüzde virüsün yayılması da büyük ölçüde kolaylaşmış, eskiden 7-10 yılda bir görülen pandemiler artık hemen her kış görülmeye başlamıştır.Grip virüsünün neden hızla değişim gösterdiği bilinmemektedir. Bir görüşe göre sınırlı sayıda virüs küçük insan top­luluklarında klinik belirti vermeden do­laşımını sürdürmekte, sayılan kendileri­ne karşı koyan antikor düzeyinin üzerine çıkıp salgına yol açacak ^ölçüde artana değin ortamda sürekli olarak bulunmak­tadır. 1957 ve 1977′ deki pandemilere aynı virüsün neden olduğunun belirlen­mesi, bu görüşü desteklemektedir.
Grip salgınları daha çok kış aylarında görülür. Virüs insandan insana doğrudan solunum yoluyla bulaşmakta ve soğuk, solunum yollarındaki yerel savunma me­kanizmalarım zayıflatarak hastalığın ya­yılmasını kolaylaştırmaktadır.Virüsler, aynı zamanda toksik (zehir­leyici) özellikler de taşıdığından, solunum sistemi dışında yayılma ve üreme eğilimi göstermeseler bile, çeşitli organ­larda birçok rahatsızlığın ortaya çıkması­na neden olabilirler. Daha önce herhangi bir kalp rahatsızlığı bulunmayanlarda bi­le, morarma, kalp atımlarının hızlanması ve düzensizleşmesi ile birlikte kan ba­sıncının düşmesine yol açabilirler. Solunum sistemi belirtileri ise yu­tak, soluk borusu ve bronş mukozası hücrelerindeki kirpiksi uzantıların virüs tarafından yıkıma uğratılması sonucu gelişir. Bu nedenle hastalığın ateşli ev­resinin sonuna doğru, soluk borusu ve bronş iltihabı görülür. Bu da göğüs ke­miği arkasında yanma duyumu ve inat­çı bir Öksürükle ortaya çıkar. Hücrele­rin kirpiksi uzantılarını yeniden geliştir­mesi için en azından 2-3 haftalık bir sü­re gerekir. Bu nedenle ateş düştükten ve gribin akut evresinden sonraki bir­kaç hafta boyunca son derece inatçı bir kuru öksürük sürer.
BELİRTİLERİ
Grip solunum yollarıyla (burun, boğaz, gırtlak, soluk borusu ve bronşlar) sınırlı yerel ve genel belirtiler vererek ortaya çıkar. Hastalığın kuluçka evresi çok kı­sadır; 1-3 gün içinde bazen de bulaşma­yı izleyen ilk 24 saatte tamamlanabilir. Başlıca belirtileri arasında birden başla­yan titreme, baş dönmesi, baş ağrısı, ışığa karşı duyarlılık; kaslarda, eklem­lerde ve kemiklerde yaygm ağrı ve birden yükselen ateş (39°C-40°C) sayıla­bilir. Hasta birkaç saat sonra kendini kı-mıldayamayacak ölçüde yorgun ve hal­siz hisseder. İlk 2-3 gün içinde iştah kaybı ve kusma görülür. Daha sonra yaygın bir iltihaplanma başlar. Boğaz kırmızıdır. Gırtlak ile soluk borusuna doğru yayılan bir yanma duyusu algıla­nır. Burunda akıntı, gözyaşı salgısında artış, ses kısıklığı, inatçı ve kuru bir ök­sürük, göğüs kemiği arkasında öksürük­le artan ağrı başlar.Bu durum 2-3 gün, bazen daha da uzayarak bir hafta kadar sürer. Bu süre­nin sonunda ateş birden düşer. Tüm ya­kınmalar (baş ağrısı, kas ve kemik ağrı­ları, kusma, iştahsızlık vb) azalır. Hasta gene de çok yorgun ve bitkindir. Gücü yavaş yavaş yerine gelir. Bazen kan çizgileri bulunan balgamla birlikte ök­sürüğün biraz daha sürdüğü görülür. Yalm bir seyir izleyen grip tiplerinde hiç iz kalmadan iyileşme gerçekleşir. Ama hasta bir ay kadar halsizlikten ya­kınabilir. Öte yandan salgınlar sırasında grip çok hafif biçimde geçiştirilebilir. Yatmaya gerek kalmadan atlatılan, ate­şin çok az yükseldiği ya da hiç yüksel­mediği bir bitkinlik dönemi yaşanır. Hasta çoğu kez bu durumu basit bir so­ğuk algınlığı olarak kabullenir.
EN AĞIR GRİPLER
Salgınlar sırasında bazı çok ağır durum­lar da görülebilir. Ağır dolaşım ve solunum güçlüğü, zehirlenme tablosu, zor fark edilen çok hızlı nabız alımlarıyla birlikte hızla ilerleyen hastalık, özellikle daha önce kalp ya da solunum sistemi hastalığı olanlarda, yaşlılarda ve ağır hastalığı olanlarda Ölümle sonuçlanabi­lir. Bunun yanı sıra daha az olarak belir­li bir sistemdeki belirtilerle ortaya çıkan gripler de görülebilir. Örneğin Öncelikle sindirim sisteminin etkilendiği olgularda iştah tamamen kesilmiş, dil beyazlaş-mıştır. Kusma, ishal, bağırsaklarda şiş­kinlik ve yaygın karın ağrıları ortaya çı­kar. Akciğerlere ilişkin ağır belirtiler yaygın göğüs ağrıları, güçlükle balgam çıkarılan inatçı ve ağrılı öksürük, kanlı balgam, ileri derecede solunum zorluğu ve bazen kalp-dolaşım yetmezlikleridir. Kalbe ilişkin ağır belirtiler ise kalp kası ve kalp dış zan iltihapları biçiminde or­taya çıkar. Sinir sisteminin etkilendiği durumlarda beyin iltihabına bağlı derin uyku (koma uykusu) ya da taşkınlık du­rumu görülebilir. Kanamalı belirtiler de­ri ve mukozada yaygın kanamalar biçi­minde görülür. Çocuklarda ise gırtlak il­tihabı ortaya çıkar. Bu da gırtlakta tıka-yıcı bir “yalancı krup”a (yalancı difteri) yol açabilir. Akut akciğer iltihabı gelişir­se bol balgam, genel durumda kötüleş­me ve solunum yetmezliği görülür.
KOMPLİKASYONLAR
Başlıca komplikasyonlar pnömokok, sta-filokok ve streptokok gibi bakterilerin yol açtığı enfeksiyonlardır. Bunlar normal durumda solunum yolları mukozasında hastalığa yol açmadan saprofit (çürükçül) olarak yaşar ve virüsün vücudun savun­ma sistemini zayıflatmasından yararlana­rak hastalık etkenlerine dönüşürler.
Genel olarak ateşin yeniden yüksel­mesi, nefes darlığı, mukuslu ya da kö­püklü balgamla birlikte yoğun Öksürük gibi belirtiler görülür. Bunlar hastalığın başında değil, iyileşme evresinde ortaya çıkan bronş-akciğer iltihabı belirtileri­dir. İyileşme evresinde vücudun kendini toplamasına fırsat verilmezse ortaya çı­karlar. Daha ağır bir komplikasyon ise gribin başlangıcında görülen son derece hızlı ve ağır gidişli akciğer iltihabıdır.Bu komplikasyon grip virüsüne bağ­lı birincil akciğer iltihabı (birincil grip pnömonisi) ya da virüs enfeksiyonuna eklenen ikincil bakteri enfeksiyonuna bağlı (ikincil grip pnömonisi) olabilir. İkincil grip pnömonisinde, bronş ağa­cında daha önce oluşan virüs lezyonlan ve balgamın varlığı, bakterilerin üreme­sini kolaylaştırır. Bu olgularda gribin yol açtığı yüksek ateş akciğer iltihabını maskeleyerek doğru tam ve tedavinin gecikmesine neden olur.
Gribin başlangıç evresinde solunum güçlüğü, göğüs ağrıları ve Öksürükle birlikte kanlı balgam varsa, akciğer ilti­habından kuşkulamlmahdır.Yaşlılarda ve kronik hastalığı olan­larda vücut direncinin zayıf olması ne­deniyle bronş-akciğer iltihabı odaklan her İki akciğere yaygm biçimde dağılır ve ağır solunum zorluğuyla birlikte sey­reden bir klinik tabloya yol açar. Hasta oturur konumda, solgun, korku dolu, morarmış, soğuk terler döken ve inatçı bir öksürüğün pençesinde kıvranır du­rumdadır. Bu aşamaya gelindiğinde hastalık ölümle sonuçlanabilir.Belirtilerin bu kadar şiddetlenmedi­ği durumlarda, zaman zaman ağırlaşıp hafifleyen hastalık 2-3 haftanın sonun­da İyileşmeye yüz tutar. Ateş düşmekİe birlikte nabız hızlıdır ve bitkinlik sürer. Genel durumu pek değişmeyen hasta sanki hiç iyileşemeyecekmiş korkusuna kapılır. Öte yandan yataktan erken kalkma, normal etkinliklere çabuk dö­nüş, hastalığın kolayca yeniden alevlen­mesine neden olur. Gribin öteki komp-likasyonlan kulak iltihabı, üstçene ve alm kemiği sinüslerinin iltihabı, böbrek iltihabı, ender olarak da irinli eklem il­tihabıdır. Daha önce değinildiği gibi, yaygm akciğer ya da kalp kası iltihap­lanmasına bağlı olarak gelişen kalp has­talığı oldukça sık görülür.
TANI
Kendine özgü klinik belirtileri ve geli­şimiyle yaygm bir salgın biçiminde or­taya çıkan gribin tanısı çok kolaydır. Bu durumda grip tanısına varmak he­men hiçbir zaman yanıltıcı olmaz.
Ama genellikle kış aylarında salgınlara bağlı olmadan tekil olgular halinde ortaya çıkan nezle ve ateşin gripten kay­naklığını söylemek çok zordur. Solunum yollarında ortaya çıkan bütün virüs kö­kenli enfeksiyonlar için grip adının kul­lanılması belirli bir virüsün sorumlu ol­duğu grip hastalığını belirsizleştirerek yanlış anlamalara yol açmaktadır.
TEDAVİ
Hastalığı en kolay biçimde atlatabilmek için sindirimi kolay ve sıvı ağırlıklı bir beslenme ile kesin olarak yatakta din­lenme yoluna gidilmelidir.
Grip belirtilerine karşı ateş düşürücü ve ağrı kesiciler oldukça sık kullanılır. Bunlar hastalığın gidişini değiştirme­mekle birlikte hastayı önemli ölçüde ra­hatlatır. Antibiyotik ve sülfamitler an­cak hekimin Önerisiyle ve olası bir bak­teri enfeksiyonunu önlemek ya da teda­vi etmek amacıyla kullanılmalıdır.
C vitamini tedavi edici olmaktan çok, koruyucu bir etki yapar. Gene ya­kınmaları azaltmak için, mikrop öldürü-cü ve iltihap giderici gargaralar, burun damlaları, öksürüğü yatıştırıcı şuruplar, sinir sistemini ve kalbi destekleyecek uyarıcılar kullanılabilir. Kusma, ishal gibi ek belirtiler de, gene uygun ilaçlar kullanılarak tedavi edilir.
İyileşme evresinde çok dikkatli ve sakirıırnh olmalı, komplikasyonlan ve yinelemeleri Önlemek için yatakta din­lenmeyi uzatmalı, vücudun tam olarak sağlığına kavuşması için besleyici ve bol çeşitli yiyecekler tüketilmelidir.
KORUNMA
Grip son derece bulaşıcı olduğundan genel korunma önlemleri çoğu zaman yetersiz kalır. Bulaşma, hastaların ök­sürmesi ve hapşırması sonucu havaya saçılan damlacıklar yoluyla gerçekleşir. Böylece toplu taşıma araçlarında, halka açık yerlerde, okullarda, çalışma ortam­larında ve evlerde herkes bu damlacık­lara hedef olabilir.
Kuşkusuz çevre koşullarına dikkat etmenin de önemli bir yaran vardır. Bunlar arasında soğuktan korunma, ter­lemeye neden olacak ölçüde kalın gi­yinmekten kaçınma, alkollü içkiler gibi vücudu yıpratan kötü alışkanlıklardan uzak durma, iyi beslenme, aniden sı­caktan soğuğa çıkmama, sık sık hava­landırılan ve nem oram uygun ortamlar­da bulunma sayılabilir. Salgın dönemle­rinde, eğlence yerleri ve büyük toplan­tılar gibi çok sayıda insanın bir araya geldiği yerlerde bulunmamak olası bu­laşmaları önlemeye yarayacaktır.Hastaya bakan kişi, kişisel temizli­ğine büyük özen göstermeli, özellikle yüz ve el temizliğine dikkat etmelidir. Ayrıca sık sık tuzlu ılık su ile ağız ve boğazım temizlemesi yararlı olur.
AŞILAR
En geçerli korunma, salgın yapan virü­sün etkisizleştirilmiş örneklerini içeren aşıyı yaptırmakla sağlanır. Her yıl çeşit­li ülkelerin sağlık bakanlıkları Dünya Sağlık Örgütü’nün uyanları doğrultu­sunda, olası bir salgından sorumlu olabi­lecek virüs tipine ilişkin bilgi verir. Bu bilgilerden yola çıkan ilaç yapımcılan, ölü virüs içeren aşılar üretirler. Aşı, kas içine ya da deri altına uygulanır ve eriş­kinlere bir kez, 12 yaşından küçük ço­cuklar ile daha önce hiç aşı olmamış ki­şilere bir ay ara ile iki kez yapılır. Etkin virüs tipi yeniyse, aşının herkese İki doz uygulanması önerilmektedir.
Aşıyla elde edilen korunma oram yüzde 60-80 arasında değişir. Korunma süresi 3 aydır. Aşının yalnız gribe karşı etkili olduğu, başka solunum yolu has­talıklarım önlemeyeceği bilinmelidir. Türkiye’de grip aşısının yapılmasına ilişkin yasal bir yükümlülük bulunmasa da, aşağıdaki özellikleri taşıyanların komplikasyon tehlikesine oldukça açık olmalan nedeniyle gribe karşı aşılan­malarında büyük yarar vardır.

• Özellikle yurtlarda ya da yaşlılar evinde kalan 65 yaşını aşmış kişiler;
• başta kalp-solunum yetmezliği olmak üzere kalp-damar ya da akciğer hastalı­ğı olanlar;
• şeker hastalığı, tümör, kronik böbrek ya da karaciğer yetmezliği olanlar;
• hastanelerin yoğun bakım birimlerin­de yatanlar;Aşının kızarma, şişme, ağn gibi ye­rel yan etkileri oldukça sık görülür (yüzde 30-50). Daha az olarak da ateş, fenalık hissi ve döküntü gibi genel be­lirtiler ortaya çıkabilir.Grip aşısı, akut hastalığı olanlar ile yumurta proteinlerine karşı alerjisi bu­lunanlarda kesin olarak uygulanmama­lıdır. Buna karşılık hamilelik aşıya en­gel oluşturmaz.

Grip virüsü vücudu nasıl etkiler?

Virüs vücuda solunum yoluyla girer. Solunum yolları epiteli üzerinde üreye­rek epitel hücrelerinin ölümüne neden olur. Böylece virüse karşı organizma­nın verdiği tepkiye bağlı olarak yerel belirtiler ortaya çıkar. Sık sık virüsün yıkıma uğrattığı solunum yollarında biriken sıvı ve hücre ar­tıkları üzerine yerleşen bakteriler bütün bronş ağacına yayılır.

Grip ölüm nedeni olabilir mi?

Grip her yıl az da olsa, ölüme yol açmaktadır. Ayrıca çok sayıda ölümlerin görüldüğü ağır salgınlar da ortaya çıkabilir. 1957′deki “Asya gribi” ve 1968′de bu gribin “yaygın” şekli binlerce insanın ölümüne neden olmuştur. Yalnız ABD’de bu salgınlarda ölen hasta sayısı 100 bin dolayındadır. Daha büyük bir grip felaketi 1918-19′da yaşanmıştır, “ispanyol gribi” adıyla tanınan bu pande-mi (dünya ölçeğinde salgın) 25 milyon kişinin ölümüne neden olmuştur.

Soru

Hastalığa en çok hangi yaşlarda yakalanılır?

Cevap
Hastalık her yaşta görülür. Ama özellikle ailede birkaç çocuk bulunuyorsa 2-4 yaşlannda ya da çocuğun anaokulu ve okula başlama dönemi olan 5-6 yaşında yaygındır. Hastalığın görülme sıklığı 7 yaşından sonra hızla düşer ve 40 yaş dolayında gene artar.

Soru

Gribin bulaşmasını ve yayılmasını kolaylaştıran etkenler nelerdir?

Cevap
Grip salgınlarının ortaya çıkmasını ve bulaşmayı kolaylaştıran nedenler arasın­da her şeyden önce ısı değişimleri yer alır. Özellikle aşın ısıtılmış bir ortamdan (ev, büro, okul, taşıma araçları) soğuk bir ortama geçilmesi çok tehlikelidir.

Grip izle

0 views

AddThis Social Bookmark Button

Mide

17 Nisan 2012 admin Kategori: Genel Sağlık | Yorum yok »

Mide

Mide

MİDE: Mide, özofagusun sonuyla duodemı-mun (onikiparmak bağırsağı) başlangıcı arasındaki bağlantıyı sağlamaktadır. Sindirim kanalının en geniş bölümü midedir. Yeni doğan bir çocukta midenin kapasitesi 30 mi ‘yken bu kapasite ergenlik çağında 1000, erişkinlik döneminde ise 1500 mi ‘ye çıkar. Midenin karın ön duvarındaki izdüşümü “Epigastrik”, “Umbilikal” ve “Sol hipokondriak” bölgelere düşmektedir. Midenin iki deliği, iki yüzü ve iki de kenarı bulunmaktadır. Midenin ilk deliği [buna midenin giriş deliği de diyebiliriz) mide ile özofagusun birleştiği, ağızlaştığı noktadadır. Bu deliğe "Kardia deliği" denir. Kardia deliği 11. sırt omuru hizasındadır. Göğüs ön duvarından 10 cm derindedir.

Kesici dişlerden uzaklığı (ağız, farinks ve özofagusu geçerek] 40 cm kadardır. Özofagusun sol kenarı kardia deliği hizasında midenin sol (büyük kurvatür) kenarı ile dar bir açı yaparak birleşir. Bu çalışma bölümüne “Kardia çentiği” denir. Kardia çentiği düzeyinin üstünde kalan mide bölümüne “Fundus” adı verilir. Midenin diğer bölümüne “Pilor deliği” denir. Pilor deliğinin karın ön duvarındaki izdüşümü vücudun orta-dikey hattının 1. bel omurundan geçen yatay hat (transplorik çizgi] ile kesişme noktasının 1-2 cm sağındadır. Mide boşluğu aracılığıyla duodenum boşluğuna bağlanır, yukarıda da kardia deliği aracılığıyla Özofagus Doşıuguııa Dağlanmıştır. Genel bir kural olarak, daha doğrusu normal koşullarda besinlerin akışı özofagustan mideye, mideden de duodenuma doğrudur. Ancak bu değişmez bir kural değildir. Bazı durumlarda örneğin kusma sırasında, midedeki besinler ters bir akışla özofagusa, oradan da ağız yoluyla dışarı atılabilir. Bazı mide ülserinde olduğu gibi, duodenumdaki safralı sindirilmiş besinler mideye geri akabilir. Mideye doğru olan bu geri akıma “Regürjitasyon” denir. Regürjitasyon mideden özofagusa doğru da olabilir. Diğer bir anlatımla, sindirim kanalında besinlerin normal yollarının tersine olarak, bir bölgeden bir başka bölgeye geri geçmelerine regürjitasyon (geğirme) denir. Regürjitasyon normal bir olay değildir. Midenin iki kenarının bulunduğunu belirtmiştik. Bu kenarlardan biri midenin sağında, diğeri de solunda bulunmaktadır. Sağdaki kenara “Küçük kurvatür”, soldakine de “Büyük kurvatür” adı verilir.

Midenin bölümleri

Midenin küçük kurvatürü (küçük kenar] midenin sağında kardia ile pilor delikleri arasında uzanmaktadır. Küçük kurvatür, yukarıdan aşağı doğru bir süre özofagus sağ kenarıyla aynı doğrultuda devam ettikten sonra, kendi üzerinde sağa doğru açılaşarak devam eder. Bu acılaşmanın en keskin olduğu bölgeye “Angular insisura” denir. Midenin solunda bulunan “Büyük kurvatür” (Büyük kenar), büyük kurvatürden 4-5 kat daha uzundur.

Büyük kurvatür de midenin iki deliği arasında uzanmaktadır. Üstte, kardia çentiği düzeyinin üstünde kalan büyük kurvatür bölümü, midenin fundus bölgesine aittir. Büyük kurvatür “Angular insisura”nm hemen karşısına rastlayan bölgede bir şişlik gösterir. Bu şişlik, midenin “Pilor” bölümünün başlangıcına uymaktadır. Pilor bölgesi, sağda pilor deliğiyle son bulmaktadır. Midenin pilor bölgesi aslında ikiye ayrılmıştır. Bunlardan solda ve “İnsisura angularis”e daha yakın olanına “Antrum” denir. Sağda olanına (püor deliğiyle antrum arasında bulunmaktadır) “Püor kanalı” denir. Pilor kanalı 2-3 cm kadardır. Antrumla pilor kanalı arasında, büyük kurvatürde bir çöküntü görülür. Bu çöküntü pilor kanalıyla antrum arasındaki sınırı çizer ve “Sulkus intermedius” adını alır. Mide boşken duvarları birbirine değer. Boş durumdaki midenin duvarlarını, duruşu gereği üst ve alt olarak adlandırmak gerekir. Oysa mide dolu olduğunda ön duvar “Üst”, alt duvar da “Arka” duvar olmak üzere durum değiştirir. Bu nedenle midenin bu iki durumunu da tanımlayan şu terimler daha uygundur: “Ön-üst duvar” ve “Arka-alt duvar”. Midenin duvarlarım kolay anlaşılır olması nedeniyle, “Ön-üst yüz” ve “Arka alt yüz” olarak adlandıracağız. Midenin iç yüzü incelendiğinde, mide duvarlarının mide boşluğuna doğru çok sayıda kıvrımlar biçiminde çıkıntılar yaptığı görülür. Pilor deliğinin çevresinin de pilor kanalının duvarından kaynaklanan bir çıkıntıyla kapandığı görülür. Bu çıkıntı midenin “Pilor sfinkteri”ne bağlıdır. “Pilor sfinkteri”, midenin bu bölgesinde kasların kalınlaşarak oluşturdukları bir büzgendir. Bu büzgen gevşediğinde, yani “Pilor sfinkteri” gevşediğinde, pilor deliği açılır ve böylece mide içindeki yarı sindirilmiş besinler duodenuma geçerler.

Soru

Akut mide iltihabı, kronik biçime dönüşebilir mi?

Cevap
Genellikle akut gastrit birkaç günde iyileşir. Bazen hastalık etkenleri­nin mide mukozası üzerinde sürekli yıkıcı etkisi, kronik lezyonlara ve sonuç olarak kronik mide iltihabına neden olabilir.

Soru

Çocuklarda mide-onikiparmakbağırsağı ülseri görülebilir mi?

Cevap
Çocukta mide-onikiparmakbağırsağı ülseri çok az görülür. Görüldüğünde de bu, gerek belirtiler, gerek mide filminde saptanan bulgular açısından erişkin­deki ülserlerden farklı olabilir.

Soru

Çocuklarda mide-onikiparmakbağırsağı ülseri görülebilir mi?

Cevap
Çocukta mide-onikiparmakbağırsağı ülseri çok az görülür. Görüldüğünde de bu, gerek belirtiler, gerek mide filminde saptanan bulgular açısından erişkin­deki ülserlerden farklı olabilir.

Soru

Besin zehirlenmesi mide iltihabına neden olabilir mi?

Cevap
Evet. Bakteri toksinlerinin (örneğin stafilokok, salmonella tipi bakteri­lerin ürettiği zehirli maddeler) bulaştığı yiyecekler akut mide iltihabı­na neden olabilir. Bunlar, buzdolabında korunan besinlerde (dondur­ma ve kremalar, iyi kapanmamış kaplarda saklanan yiyecekler) daha sık görülür. Bu olgularda şiddetli kusma ve ishal vardır. Özellikle ço­cuklarda tehlikeli sonuçlara yol açan aşın sıvı kaybma (dehidratasyon) dikkat edilmelidir.

Soru

Mide iltihabı hastalarının kullanamayacağı ilaçlar var mıdır?

Cevap
Evet. Aspirin başta olmak üzere iltihap giderici ilaçlar ile kortizon grubu ilaçların, yoğun kanamayla birlikte aşınmalı mide iltihabına ne­den olabileceği unutulmamalıdır.

Mide izle

0 views

AddThis Social Bookmark Button