Aşk bir hastalık mı?

07 Temmuz 2010 admin Kategori: Genel Sağlık | Yorum yok »

Aşk, yaşanabilecek en karmaşık ve iz bırakan duygu durumlarından birisidir.

İSTANBUL - Bayramlar, doğum günleri ve yıldönümlerinden sonra modern pazarlama tekniklerinin yaşamımıza kattığı vazgeçilmez kutlamalardan biri de “Sevgililer Günü”, diğer adıyla St.Valentine Günü”. Amerikan Hastanesi Uyku Bozuklukları Kliniği Şefi Dr. Sabri Derman, romantik aşkın bir hastalık olmadığını; yakın çevremizle ilgili farkındalıklarımızın keskinleşmesinde, sosyal farkındalığımızın artmasında, varlığı ve yokluğu ruhumuzun balansını en derinden bozan öğe olan aşk hayatımızı yeniden irdelememizde çok yararlı bir rol oynadığını belirtiyor.

Nasıl evlilik yıldönümleri beraber geçmiş ve geçmemiş zamanların yeniden değerlendirilmesine, yılbaşları daha çok iş ve sosyal yaşamımızın gözden geçirilmesine, doğum günleri yaptıklarımızla yapacaklarımız hakkındaki perspektif ayarlamalarına vesile oluyorlarsa “Sevgililer Günü” de, sevdiklerimizi ve sevemediklerimizi düşünmemize yol açıyor. Psikolojik anlamda bu özelleştirilmiş günler, bizim kendimiz ve yakın çevremizle ilgili farkındalıklarımızın keskinleşmesinde, sosyal farkındalığımızın artmasında, çiçek, çikolata, yemek, tiyatro, mum, hafif müzik, tütsü, kırmızı iç çamaşırı gibi rutinlere ilaveten, varlığı ve yokluğu ruhumuzun balansını en derinden bozan öge olan aşk hayatımızı yeniden irdelememizde çok yararlı bir rol oynuyor.

Son yıllarda dinamik görüntüleme tekniklerinin yardımıyla sadece beyin yapılarının değil, işlevlerinin de renkli resimler ve kliplerle belirlenebilmesi, iki kulağımızın arasındaki 1.350 gramlık et parçasının fiziksel olduğu kadar duygusal alanda da ne denli olağanüstü karmaşık bir yapıda olduğunu bir kere daha ortaya koyuyor.

“Aşka dair” konularda sürpriz sayılacak gelişmelerden bazıları, kadın beyninin gerçekten daha küçük olmakla beraber en az erkek beyni kadar mükemmel olduğunun bunu da gramajdan kaybettiğini “verimli çalışmayla” dengelediğinin gösterilmesi, anatomik yapı olarak, sinir hücresi yoğunlukları, sinirlerarası kimyasal ileticilerin cins ve miktarlarındaki dağılım farklılıkları ve nihayet bilgiyi alma, işleme, depolama ve geri-çağırma konularındaki işlevsel farklılıklar gösterilebilir. Kadınlarla erkeklerin beyni hem yapısal hem işlevsel olarak farklılıklar gösteriyorlar çünkü bazı farklar onların biyolojik olarak üstlendikleri görevleri daha iyi yerine getirmelerini sağlıyor.

İnsanların aşık olacakları ve/veya eş seçecekleri insan hakkında beyinlerinde taşıdıkları şablonların 2 ile 8 yaşlar arasında oluştuğu düşünülüyor. Bu özellikler sadece yakınlarında olan anne, baba, kardeş, bakıcı, akraba, öğretmen, arkadaşlar tarafından değil, sinema, TV, dergi vb. kaynaklarda rastladıkları ve etkilendikleri sanal kişilerle de belirleniyor. Beynin derinliklerinde birçok farklı alanda depolanan bu sevgili/eş resmine uygun bir kişiye rastlayınca, şimdi beyinde romantik aşk dediğimiz bir “kimyasal heyelan” ortaya çıkıyor. Basit bir tetiklenme değil bu! İlk etkileri saniyeler, dakikalar içinde (yıldırım aşkı), daha karmaşık etkileri günler, haftalar içinde beliriyor ve beynimizde - zorlama bir ayırım yaparsak bir çok farklı duygusal ve bedensel olayı harekete geçiriyor. Bunların en önemlileri, otonomik sistemimizi canlandıran dopamin ve noradrenalin salgılarının artması. Testosteron hormonunun artmasıyla artan sex dürtüsünün aksine bunlar, bedensel ve duygusal bir ödüle ulaşma konusunda beynin ve vücudun hedefe kilitlenmesini ve ona ulaşmak için biyolojik anlamda “gaza basmasını” sağlıyor. Kalp atışları hızlanıyor, ateş basmaları, terlemeler oluyor, iştah azalıyor, sevgili dışında herşey ve herkes giderek önem ve açıklık kazanıyor. Konsantrasyon saplantıya varacak düzeylere çıkıyor, uyku kaçıyor, aşık olunan dünyanın en akıllı, güzel, sevimli, iyi huylu bulunmaz hazinesi haline getirilirken bütün olumsuz özellikler beyin tarafından filtreleniyor, çarpıtılıyor ve bastırılıyor. Bu süreç içinde aşık olunana ulaşamama, sadece ulaşma dürtülerini daha da arttırmaya, yanmaya tutuşmaya sebep oluyor. Tahmin edileceği gibi, biyolojik bir sistemin yemeden içmeden uyumadan kısıp metabolizmasını ve beyin faaliyetlerini tek bir kişide yoğunlaştırması uzun süreli olamaz. Bu noktada iki olasılık var: Birincisi sevgiliye ulaşmak, birlikte olmak, birlikteliği sürdürmek ve bunun sonucu “motorun turunu düşürmek” ikincisi, ilgiyi hastalıklı bir saplantı haline getirmek, yıkıcı ve zarar verici fikirleri giderek arttırmak ve sonunda sevgiliye ve kişiye zarar verecek akıl hastalığı düzeyine vardırmak. Cinayetler, intaharlar, yakmalar, yıkmalar bu aşama ortaya çıkan çaresizliklerin olumlu yoldan çözümlenememsi halidir. Eğer sevgiliye ulaşılırsa beyinde farklı hormonlar, oksitosin ve vazopressin gibi kimyasallar, çiftin “aşkın ateşinden” çıkıp, zamanla “oda ısısında” bir sevgiye, güvene ulaşmalarına , karşılıklı saygı ve bağlılığa ulaşmış bir çift olarak çok uzun yıllar beraber olmalarını sağlıyor. Bütün bu anlattıklarım hem insanlardaki laboratuvar testleriyle, hem de hayvanlar aleminde yaşayan bazı tek eşli hayvanlarda yapılan deneysel yöntemlerle ortaya konmuş bulunuyor.

Aşk konusundaki anlaşılmazlığın temelinde, sanırım, kavram kargaşası yatıyor. Seks, şehvet, arzulama, üreme dürtüsü, sosyal statü aracı olarak seks alma ve verme, toplumsal baskınlık için elde etme, elde tutma ve elden çıkartma gibi çok farklı duygusal durumlar için “aşk” kelimesi kullanılıyor. Cuma akşamından Pazartesi sabahına “aşklar” yaşanıyor, yenisi bulunana kadar seviyeli beraberliklere giriliyor, ve bunların hiçbirisi “romantik aşkı” tarif etmiyor.

Aşkın biyolojik önemi ve temel işlevi, evrim süreci içinde ortaya çıkan ve bizi akıllı maymunların çok ötesinde yaratıklar haline dönüştüren beyin gelişmesi ile ilgili. Bence romantik aşk olmasaydı insan neslinin sürmesi mümkün olmazdı. Bizi nesli tükenmiş maymunsu/insansı diğer primatlarda ayıran en kritik evrimsel sıçrama, üreme yaşına gelmiş insanlar arasında ortaya çıkan “mucizevi” aşk duygusu ve bağlılığıdır. Atalarımızın dört ayaktan vazgeçip ayağa kalkmasının bedeli olarak doğum kanalının küçülüp uzamasına yol açan sürecin, bir yandan beynin büyüyüp özelleşmesine olanak sağlarken, tam gelişmiş büyüklükte bir beyni olan çocuğun normal yoldan doğumunun olanaksız hale gelmesi, nesil tüketecek bir sorun yarattı: Yüzbinlerce yıl öncesinin mağra koşullarında aylarca gebe, sonra aylarca-yıllarca aciz bir bebek bakmakla yükümlü olan bir annenin, kendisini ve yavrusunu koruyup besleyecek bir “partner” bulmaya ve elde tutmaya ihtiyacı var! Bu ikilinin, bizim şimdiki babalık kavramı ve bilgilerinin olmadığı bir çağda, seks, şehvet, sosyal üstünlük kanıtlama gibi katma getirileri olmadan birbirine ve yeni doğan bebeğe yıllarca (yaklaşık 3 yıl kadar) “karşılıksız” bakmaları ancak son derece güçlü ve özverili bir duygusal ilişkiyle olur. Bu ilişkiyi yönlendiren duygular ve bunları yöneten fizyolojik sistemler, tıpkı gebelik, doğum, erkenlik, menapoz gibi doğal yaşamın doğal süreçlerinden biri olan Aşk’tır. Ne hastalıktır, ne anormallik. Her insanda biraz farklı ortaya çıkan ve gelişen bir insanlık halidir. Son 8-10 senede evrimsel gerekliliğinden uzaklaşıp daha çok duygu zenginlikleriyle bezenmiş olsa da, aşk yaşanabilecek en karmaşık ve iz bırakan duygu durumlarundan birisidir. Üstelik bu haliyle aşk, üreme fizyolojisinin ve neslin sürdürülme dürtülerinin çok üstünde farklı bir düzeye çıkmıştır önbeynimizin gelişmesi sayesinde. Üstelik duygu ağırlığı üstün bu tutkular, sevenler arasındaki cinsiyet, yaş, sosyal statü, ırk, din gibi farklılıkların da üstesinden gelebilecek bir güce ulaşmıştır. Montaigne’nin dediği gibi “Her insanda insanlığın her hali vardır”, bu nedenle de insan sayısı kadar çeşitli aşk vardır, her aşk eşsizdir, kendi içinde herbirisi güzel ve saygıdeğerdir. Marifet yargıcı olmadan bu duyguyu dürüstce ve alabildiğine yaşamak, değerini bilmek ve anısına saygı gösterebilmektir.

AddThis Social Bookmark Button

Yemeği yavaş yavaş yeyin

28 Haziran 2010 admin Kategori: Genel Sağlık | Yorum yok »

Beslenme uzmanları çabuk yemek yemenin insan sağlığına zarar verdiğini belirtti

 

Medical Park Samsun Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü Uzmanı Diyetisyen Mine Özkazanç, mideden beyne doyma mesajının 20 dakikada gittiğini hatırlatarak, ” Ne kadar yavaş tüketirseniz, doyduğunuzu o kadar iyi fark edersiniz. Bunun için yediğiniz her lokmayı en az 5 kez çiğnemeye özen gösteriniz” dedi.

‘Nerde nasıl yemek yemeliyiz’in püf noktalarına da değinen Dyt. Mine Özkazanç, beslenme konusunda önemli noktalara dikkat çekti. Özkazanç, “Yoğun iş temposundan ötürü, günümüzde yemek yemek için uzun vakitler ayıramıyoruz, ihtiyacımızı karşılamak için hızlı, kolay ve lezzetli yemekler, rahat mekanlar arıyoruz. Bir yandan hızlı yemek yerken lezzetten de ödün vermiyoruz. Yediğimiz yemekler artık daha soslu, malzemeden daha zengin ve dolayısı ile daha kalorili. Üstelik hızlı yemek yerken; doyduğumuzu anlamıyoruz. Çünkü mideden beyine doyma mesajı 20 dakikada gidiyor. Ve biz hızlı yemek yiyen bir toplum olarak, yirmi dakikada bütün öğünümüzü bitirmiş ve hatta üstüne çayımızı içmiş, yanında tatlımızı bile yemiş oluyoruz” diye konuştu.

Dyt. Mine Özkazanç, her zaman dışarıda yemek yemenin sağlıksız beslenmek anlamına gelmediğini belirtti. Geliştirebilecek küçük taktikler sayesinde sağlıklı beslenmeden uzaklaşmadan da dışarıda yemek yenebileceğini ifade eden Medical Park Samsun Hastanesi diyetisyeni Mine Özkazanç, dışarıda yemek yerken dikkat edilecek hususları şöyle sıraladı:

“- Öncelikli olarak, yemek yemeye karar verdiğiniz andan itibaren nerede yemek yiyeceğinizi iyi planlamalısınız.

- Havaların ısınması ile birlikte, gıdaların bozulma riski artığından, yemek yediğiniz yerin gıda hijyeni açısından güvenilir bir yer olmasına dikkat ediniz.

- Gıda zehirlenmelerinden korunmak için, temizliğine güvenmediğiniz yerlerde, krema, yumurta gibi besinleri içeren çabuk bozulabilen gıdaları tüketmekten kaçınınız.

- Gittiğiniz restoran, kafe veya benzeri yerler arasından size mönüsü ile daha çok seçme şansı sunan yerleri tercih ediniz.

- Tercih edeceğiniz yemeğin kalorisini tahmin edebilmek için, size sunulan mönüyü içersine giren gıdaları iyice okuyunuz. Bazen yemeklerin içerisine konan her şey mönüye yazılmayabilir. Bu yüzden size servis yapan garsondan, yemeğin yapılış yöntemi, ekstradan sos veya yağ içerip içermediği ile ilgili mutlaka bilgi alınız.

- Çok acıksanız bile standart porsiyonun üzerine de çıkmamaya özen gösteriniz. Çünkü, porsiyonlar büyüdükçe almış olduğunuz kalori de artacaktır. Yediğiniz ilk lokma ile son lokma arasında lezzet farkı olmadığını unutmayınız.

- Masaya yemekten önce gelen aperatiflerden sakınınız. Bu gıdalar sizin daha fazla ekmek yemenize sebep olduğu gibi, iştahınızın da açılmasına da neden olacaktır. Bu yüzden yemek gelmeden önce masada bulunan ekmek, cips, sos, ezme gibi aperatifleri masadan uzaklaştırınız. Böylece gözünüzün görmediği gıdaları, aklınızdan da uzaklaştırmış olacaksınız.

- Yemek seçiminizde önden size doygunluk sağlayacak, çorba, salata gibi kalorisi daha az olan, ama doyuruculuğu yüksek, hafif gıdalar tercih ediniz.

- Alkol ya da asitli içecekler yerine, su, ayran gibi içecekleri tüketiniz.

- Tatlı yemeyi düşünüyorsanız, siparişinizi yemeğin sonunda vermeyi deneyebilirsiniz. Başlangıçta tercih edeceğiniz, tatlılar, açlığınızdan ötürü daha kremalı ya da şerbetli tatlılardan yana olabilir. Ama yemek sonunda, karar verdiğinizde daha hafif olan sütlü tatlılar dan yana tercihte bulunuyor olmanız daha kolay olacaktır.

- Yemeğe çıktığınız arkadaş grubunuzdaki herkes tatlı yemek isterse, onlara ortaya tatlı söyleyip paylaşmayı teklif edebilirsiniz.

- Dışarıda yemek yediğiniz zamanlarda, günlük besin seçiminize daha çok dikkat ediniz. Gün boyu yediğiniz kaloriyi kısarak bunu ayarlayabilirsiniz. Örneğin, akşam dışarıda yemeği planlıyor iseniz, öğlen yemeğinizde çorba, salata, sebze gibi hafif yemeklerden yana tercihte bulunabilirsiniz.
- Eğer habersiz bir yemek daveti ile karşı karşıyaysanız ve seçme şansınız yoksa bile tabağınızda bulunan yemekleri doyumluk değil, tadımlık olarak tüketiniz.

- Mideden beyine doyma mesajının 20 dakikada gittiğini unutmayınız. Ne kadar yavaş tüketirseniz, doyduğunuzu o kadar iyi fark edersiniz. Bunun için yediğiniz her lokmayı en az 5 kez çiğnemeye özen gösteriniz.”

AddThis Social Bookmark Button

Hayalet hastalık sinsice vuruyor

12 Haziran 2010 admin Kategori: Genel Sağlık | Yorum yok »

Tuhaf hastalığın adı Türkiye’de bilinmiyor, ama sincice ve hızlı bir şekilde yayılan hastalık çok can yakacak..

 

Yüzlerce kişinin kene ısırmasıyla bulaşan Lyme hastası olduğu, ancak birçoğunun hastalığını bilmediği belirtiliyor. Ixodes ricinus türü kenelerin isirmasi ile insana geçen Borrelia burgdorferi adlı bakterinin yol açtığı bir hastalık her geçen gün yayılıyor. İstanbul’da kenelerin dörtte biri bu türden oluşuyor.

Yaz mevsiminin gelmesiyle kene vakalarına karşı uzmanlar vatandaşları dikkatli olmaları konusunda uyarıyor. Türkiye’de 22 ilde görülen bu hastalık herkesi tehdit ediyor.

Baş ağrısı, yüksek ateş, halsizlik, eklem ve kemik ağrıları, yürümekte zorluk, vücutta çember şeklinde kızarıklık, yüz felci, göz sorunları, kalp rahatsızlıkları ve nörolojik problemler bu hastalığın belirtileri arasında..

Bu konuda Ziraat Yüksek Mühendisi Derya Ulaşoğlu önemli bilgiler verdi. Habertürk.com’dan Begüm Çelikkol sordu. Ulaşoğlu bu tuhaf ve açıklanması zor hastalıkla ilgili ilginç açıklamalar yaptı.

Lyme Hastalığı nedir?

Lyme hastalığı ülkemizde Ixodes ricinus cinsi kenelerinin taşıdığı bir bakteri olan ‘ Borrelia burgdorferi ’ bakterisinin neden olduğu bir hastalıktır.

İlk kez nerede fark edildi?

İlk kez 1975 yılına Amerika’nın Connecticut eyaletinde bulunan Lyme kasabasında çocuklarda  görülen eklem rahatsızlıklarından şüphelenildi. İlk kez burada fark edildiği için  hastalıkta bu kasabanın adını aldı.Şu anda Avrupa ülkelerinde de görülmektedir.

Bu yıl bu kasabayı ziyaret ettiğinizi söylediniz.

Evet, Nisan ayında ziyaret ettim. İlaçlama konusunda 16 günlük eğitim programıma Lyme kasabasını da aldım. Bu kasabaya gittiğimde, Lyme hastalığı konusunda araştırma yapmak istediğimi söylediğim herkes adeta seferber oldu.

Bu kasabada en çok ne dikkatinizi çekti?

Aslında Lyme hastalığı her yerde var. Amerika’da her yıl 20 000 kişi Lyme hastası oluyor. Hastalığın bu kasabanın ismini alması biraz haksızlık gibi geldi; çünkü insanların yaz sezonunda kumsala geldikleri bir tatil beldesi. Ben de çok beğendim.

Dinlediğiniz vakalarda ne dikkatinizi çekti?

Lyme teşhisi konulamadığı için kalp krizden bile ölümlerin yıllar önce olduğuna şaşırdım.Birde hiç belirti vermediği halde yıllık girilen check-up ‘ta bu hastalık etkeninin ortaya çıkmış vaka dinledim..Bu bilgileri kitaplarda bulmak zor.Ayrıca verdikleri bir Lyme broşüründe Mehmet Öz’ün açıklamaları ve resmini görünce şaşkınlığım daha çok arttı.Burada bir kişinin altı kez Lyme hastası olduğunu gördüm.Ama bu kişi riskli ormanlık alanda atı ile geziyordu.

Amerika’daki vaka sayısı nedir?

CDC (Amerikan Enfeksiyon Hastalıkları Merkezi )’den Joseph Piesman’a göre 1991-2007 yılları arasında vaka sayısı 255 binin üzerindedir. Yıllık artış ilk yıllarda 10 binin üzerindeyken 2007 yılında 26 bin civarında olduğu görülüyor.

Ülkemizdeki gerçek hasta sayısı nedir?

Bu hastalık ilk kez 1990 yılında İstanbul ve Trabzon’dan  bildirilmiştir. Bugüne kadar olan vaka sayısının 10 bin üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Temel  Sağlık Hizmetleri Genel  Müdürü Seracettin Çom bildirilmesi zorunlu hastalıklar grubuna almalarına  rağmen bildirimlerin olmadığını söyledi. Buradan tüm branş doktorlara seslenmek gerekiyor. Hastalarda mutlaka Lyme Hastalığı değerlendirmesi yapılması, eğer teşhis konulduysa mutlaka Sağlık Bakanlığı’na bildirilmesi gerekiyor. Tüm çabaların Sağlık Bakanlığı’ndan  beklenmesi doğru değildir.

Kimlerde Lyme olabiliyor?

İnsan dışında  hayvanlarda da (at, köpek, inek vs.) görülebiliyor.Bu kasabada hayvanlarına yaptırdıkları ELİSA testini de bana göstermeyi ihmal etmediler.

Hastalık belirtileri  nedir?

Hastalarda belirtilerin bir veya birkaçı görülebilir. Baş ağrısı, yüksek ateş, halsizlik, eklem ve kemik ağrıları, yürümekte zorluk, vücutta çember şeklinde kızarıklık, yüz felci, göz sorunları, kalp rahatsızlıkları ve nörolojik problemlerdir. Her hastada mutlaka çember şeklinde kızarıklıkta görülmeyebilir. Sırf buna odaklanmamak gerekiyor. Yine nekroz oluşturan örümcek ısırığı ile de çember şeklinde kızarıklık karıştırılabilir. Amerika’da olduğu gibi bizde de İstanbul dahil nekroz (doku ölümü)  oluşturan zehirli örümcekler var.Bunu da dikkate almak gerekiyor.Üstelik kene kaynaklı kızarıklık ısırıldıktan bir ay sonrada ortaya çıkabilir.Kene ısırma vakası hatırlamıyorsak kırsal alana gidip gitmediğimiz de dikkate alınmalıdır.

Tedavisi var mı?

Erken teşhisin önemi hızlı tedavide çok fazladır. Antibiyotik tedavisi uygulanmaktadır.

Kene vücutta nerelere yapışabilir?

Kene görünen bir noktadaysa sorun yok ama bu keneler kasık bölgesine ve göz içine de(göz kapağı altı) yapışabiliyor. Gözüne sinek kaçtı sanan biri arkadaşına “Sabah gözüme sinek kaçtı, kaşınıyor hala, çıkartır mısın?”  dediğinde bunun kene olduğunu görüyorlar.

Kene ısırdıktan sonra bakteriyi insanın alması için geçen süre nedir?

24-48 olduğu söyleniyor. Lyme hastalığına neden olan bakteride bu süre uzayabilir; ancak saat belirtmek yanlış olabilir. Bu bakteri kenenin midesinde bulunduğu için buradan  aktarım gerçekleşiyor. Doğal olarak süre uzayabilir.

Hangi bölgelerde risk var?

Trakya, Marmara ve Karadeniz bölgesi yoğunluğun çok olduğu bölgelerdir. İstanbul’daki dört keneden biri de ‘Ixodes  ricinus’tur. Bu kenelerin tümü bu hastalık etkenini taşımamaktadır. Bu oran bölgeden bölgeye, şehirden şehire değişmektedir.

AddThis Social Bookmark Button

Soğuk algınlığına dikkat

04 Şubat 2009 admin Kategori: Genel Sağlık | 2 Yorum »

Son zamanlarda kafamızı ne yöne çevirsek hapşıran bir insan görüntüsü ya da öksürük sesleri ile karşılaşıyoruz

 

Havanın soğuk olması ve kapalı ortamlarda geçirilen sürenin artması nedeniyle pek çok insan soğuk algınlığından müzdarip.  Boğazda rahatsızlık hissi, öksürük ve burun akıntısı ile seyreden hastalığın tedavisinde kullanılan ilaçlar ise tedavi edici özelliğe sahip değil.

Soğuk algınlığı olan bir kişiler;
Şikayetleri ağırlaşırsa
Ateşleri yükselirse
Kulakta ağrı oluşursa
Sinüzit tipi baş ağrısı oluşursa
Öksürük uzarsa
Astım gibi kronik akciğer problemi gelişirse derhal doktora başvurulmalıdırlar.

Hava değişimlerinin soğuk algınlığına neden olduğuna dair hiçbir bilimsel veri yoktur. Yine egzersiz, diyet ve büyümüş bademcik ile genizetinin soğuk algınlığına yatkınlık yarattığına dair de hiçbir kanıt yoktur.

BU BELİRTİLERE DİKKAT
Soğuk algınlığı;
Burun tıkanıklığı ve akıntısı
Boğazda rahatsızlık hissi, kuruluk
Öksürük
Ses boğuklaşması
Tat ve koku hissinde azalma ile kendini gösterir.

GEÇ ALINAN İLACIN YARARI OLMAZ
Hastalığın tedavisinde kullanılan ilaçlar tedavi edici özelliğe sahip değillerdir. Kullanıldıklarında hastalarda geçici bir rahatlama sağlarlar. İlaçlar hastalığın erken döneminde rahatsızlıklar oluşmaya başladığında kullanılmalıdırlar. Özellikle çocuklarınıza ilaç verirken dikkatli olunması gerekir. Tedavide ağrı ve ateş için parasetamol, aspirin gibi ilaçlar kullanılırsa da, bu ilaçlardan aspirinin çocuklarda (5-12 yaş) karaciğer ve nörolojik rahatsızlıklarla kendini gösteren “Reye sendromu”na yol açması nedeniyle kullanılması önerilmez. Yine bu ilaçlar astımı tetikleyebileceği ve ülsere neden olabileceğinden dikkatli olunmalıdır.

Hastalarda burun tıkanıklığı, öksürük ve burun akıntısı dekonjestan, antihistaminik veya bunların kombinasyonu ile tedavi edilebilir. Tiroid hastalığı ve hipertansiyonu olanların burun tıkanıklığı giderici ilaçları kullanmamaları önerilir.

SOĞUK ALGINLIĞINDA ANTİBİYOTİK ÖNERİLMİYOR
Halihazırda soğuk algınlığının tedavisinde virüslerin zararlarını önleyen bir ilaç yoktur. Antibiyotikler soğuk algınlığı tedavisinde kullanılmazlar. Ancak hastalık seyri sırasında bakteriyel bir komplikasyon gelişmişse kullanılabilirler.

BİTKİSEL KAYNAKLARIN BİLİMSEL NİTELİĞİ YOK
Halk arasında yaygın kullanılan ekinezya, ökaliptus, garlik, bal, limon, çinko ve C vitamini gibi bitkisel kaynaklı maddelerin yararlı olduğuna dair hiçbir bilimsel veri yoktur. Hastalar uygun miktarlarda sıvı almalıdırlar. Günde 8 bardak su veya meyve suyu boğazın daha yumuşak olmasını ve akıntının kolaylaşmasını sağlayacaktır. Kafein içeren kahve, çay ve kolalı içecekler ile alkolden uzak durulmalıdır, çünkü bu ilaçlar susuzluğa neden olarak boğazı kurutacaktır.

NELER YAPMALI?
Hastalık döneminde sigara içenlerin sigarayı bırakmaları veya sigara içilen ortamlardan uzak durmaları gerekir. Sigara dumanı boğazı tahriş ederek öksürük ve boğaz ağrısı şikayetlerinin artmasına neden olacaktır. Çalışanların veya okula gidenlerin iyileşinceye kadar işe ve okula ara vermeleri gerekir.
Soğuk algınlığını önlemek için
Soğuk algınlığı olan kişilerle özellikle ilk birkaç gün içerisinde temastan kaçının
Soğuk algınlığı olan bir kişi ile temastan sonra ellerinizi yıkayın
Ellerinizi burundan uzak tutmaya çalışın
Ellerinizi kurularken ayrı bir havlu kullanınız
Öksürük ve hapşırması olan kişiler bir maske ile ağız ve burunlarını kapatmalıdırlar
Soğuk algınlığı olanlar özellikle astım, kronik akciğer hastalığı olanlardan uzak durmalıdırlar.
Tedavide;
Yatak istirahatı
Bol sıvı alınması
Gargaralar
Burun jelleri
Parasetamol kullanılabilir.
Aşı çalışmaları ise devam etmektedir.

AddThis Social Bookmark Button




Telefon Dinleme Havuz Dinleme Cihazi Tabela Blouse Tabela An Yaa