Aşk bir hastalık mı?

07 Temmuz 2010 admin Kategori: Genel Sağlık | Yorum yok »

Aşk, yaşanabilecek en karmaşık ve iz bırakan duygu durumlarından birisidir.

İSTANBUL - Bayramlar, doğum günleri ve yıldönümlerinden sonra modern pazarlama tekniklerinin yaşamımıza kattığı vazgeçilmez kutlamalardan biri de “Sevgililer Günü”, diğer adıyla St.Valentine Günü”. Amerikan Hastanesi Uyku Bozuklukları Kliniği Şefi Dr. Sabri Derman, romantik aşkın bir hastalık olmadığını; yakın çevremizle ilgili farkındalıklarımızın keskinleşmesinde, sosyal farkındalığımızın artmasında, varlığı ve yokluğu ruhumuzun balansını en derinden bozan öğe olan aşk hayatımızı yeniden irdelememizde çok yararlı bir rol oynadığını belirtiyor.

Nasıl evlilik yıldönümleri beraber geçmiş ve geçmemiş zamanların yeniden değerlendirilmesine, yılbaşları daha çok iş ve sosyal yaşamımızın gözden geçirilmesine, doğum günleri yaptıklarımızla yapacaklarımız hakkındaki perspektif ayarlamalarına vesile oluyorlarsa “Sevgililer Günü” de, sevdiklerimizi ve sevemediklerimizi düşünmemize yol açıyor. Psikolojik anlamda bu özelleştirilmiş günler, bizim kendimiz ve yakın çevremizle ilgili farkındalıklarımızın keskinleşmesinde, sosyal farkındalığımızın artmasında, çiçek, çikolata, yemek, tiyatro, mum, hafif müzik, tütsü, kırmızı iç çamaşırı gibi rutinlere ilaveten, varlığı ve yokluğu ruhumuzun balansını en derinden bozan öge olan aşk hayatımızı yeniden irdelememizde çok yararlı bir rol oynuyor.

Son yıllarda dinamik görüntüleme tekniklerinin yardımıyla sadece beyin yapılarının değil, işlevlerinin de renkli resimler ve kliplerle belirlenebilmesi, iki kulağımızın arasındaki 1.350 gramlık et parçasının fiziksel olduğu kadar duygusal alanda da ne denli olağanüstü karmaşık bir yapıda olduğunu bir kere daha ortaya koyuyor.

“Aşka dair” konularda sürpriz sayılacak gelişmelerden bazıları, kadın beyninin gerçekten daha küçük olmakla beraber en az erkek beyni kadar mükemmel olduğunun bunu da gramajdan kaybettiğini “verimli çalışmayla” dengelediğinin gösterilmesi, anatomik yapı olarak, sinir hücresi yoğunlukları, sinirlerarası kimyasal ileticilerin cins ve miktarlarındaki dağılım farklılıkları ve nihayet bilgiyi alma, işleme, depolama ve geri-çağırma konularındaki işlevsel farklılıklar gösterilebilir. Kadınlarla erkeklerin beyni hem yapısal hem işlevsel olarak farklılıklar gösteriyorlar çünkü bazı farklar onların biyolojik olarak üstlendikleri görevleri daha iyi yerine getirmelerini sağlıyor.

İnsanların aşık olacakları ve/veya eş seçecekleri insan hakkında beyinlerinde taşıdıkları şablonların 2 ile 8 yaşlar arasında oluştuğu düşünülüyor. Bu özellikler sadece yakınlarında olan anne, baba, kardeş, bakıcı, akraba, öğretmen, arkadaşlar tarafından değil, sinema, TV, dergi vb. kaynaklarda rastladıkları ve etkilendikleri sanal kişilerle de belirleniyor. Beynin derinliklerinde birçok farklı alanda depolanan bu sevgili/eş resmine uygun bir kişiye rastlayınca, şimdi beyinde romantik aşk dediğimiz bir “kimyasal heyelan” ortaya çıkıyor. Basit bir tetiklenme değil bu! İlk etkileri saniyeler, dakikalar içinde (yıldırım aşkı), daha karmaşık etkileri günler, haftalar içinde beliriyor ve beynimizde - zorlama bir ayırım yaparsak bir çok farklı duygusal ve bedensel olayı harekete geçiriyor. Bunların en önemlileri, otonomik sistemimizi canlandıran dopamin ve noradrenalin salgılarının artması. Testosteron hormonunun artmasıyla artan sex dürtüsünün aksine bunlar, bedensel ve duygusal bir ödüle ulaşma konusunda beynin ve vücudun hedefe kilitlenmesini ve ona ulaşmak için biyolojik anlamda “gaza basmasını” sağlıyor. Kalp atışları hızlanıyor, ateş basmaları, terlemeler oluyor, iştah azalıyor, sevgili dışında herşey ve herkes giderek önem ve açıklık kazanıyor. Konsantrasyon saplantıya varacak düzeylere çıkıyor, uyku kaçıyor, aşık olunan dünyanın en akıllı, güzel, sevimli, iyi huylu bulunmaz hazinesi haline getirilirken bütün olumsuz özellikler beyin tarafından filtreleniyor, çarpıtılıyor ve bastırılıyor. Bu süreç içinde aşık olunana ulaşamama, sadece ulaşma dürtülerini daha da arttırmaya, yanmaya tutuşmaya sebep oluyor. Tahmin edileceği gibi, biyolojik bir sistemin yemeden içmeden uyumadan kısıp metabolizmasını ve beyin faaliyetlerini tek bir kişide yoğunlaştırması uzun süreli olamaz. Bu noktada iki olasılık var: Birincisi sevgiliye ulaşmak, birlikte olmak, birlikteliği sürdürmek ve bunun sonucu “motorun turunu düşürmek” ikincisi, ilgiyi hastalıklı bir saplantı haline getirmek, yıkıcı ve zarar verici fikirleri giderek arttırmak ve sonunda sevgiliye ve kişiye zarar verecek akıl hastalığı düzeyine vardırmak. Cinayetler, intaharlar, yakmalar, yıkmalar bu aşama ortaya çıkan çaresizliklerin olumlu yoldan çözümlenememsi halidir. Eğer sevgiliye ulaşılırsa beyinde farklı hormonlar, oksitosin ve vazopressin gibi kimyasallar, çiftin “aşkın ateşinden” çıkıp, zamanla “oda ısısında” bir sevgiye, güvene ulaşmalarına , karşılıklı saygı ve bağlılığa ulaşmış bir çift olarak çok uzun yıllar beraber olmalarını sağlıyor. Bütün bu anlattıklarım hem insanlardaki laboratuvar testleriyle, hem de hayvanlar aleminde yaşayan bazı tek eşli hayvanlarda yapılan deneysel yöntemlerle ortaya konmuş bulunuyor.

Aşk konusundaki anlaşılmazlığın temelinde, sanırım, kavram kargaşası yatıyor. Seks, şehvet, arzulama, üreme dürtüsü, sosyal statü aracı olarak seks alma ve verme, toplumsal baskınlık için elde etme, elde tutma ve elden çıkartma gibi çok farklı duygusal durumlar için “aşk” kelimesi kullanılıyor. Cuma akşamından Pazartesi sabahına “aşklar” yaşanıyor, yenisi bulunana kadar seviyeli beraberliklere giriliyor, ve bunların hiçbirisi “romantik aşkı” tarif etmiyor.

Aşkın biyolojik önemi ve temel işlevi, evrim süreci içinde ortaya çıkan ve bizi akıllı maymunların çok ötesinde yaratıklar haline dönüştüren beyin gelişmesi ile ilgili. Bence romantik aşk olmasaydı insan neslinin sürmesi mümkün olmazdı. Bizi nesli tükenmiş maymunsu/insansı diğer primatlarda ayıran en kritik evrimsel sıçrama, üreme yaşına gelmiş insanlar arasında ortaya çıkan “mucizevi” aşk duygusu ve bağlılığıdır. Atalarımızın dört ayaktan vazgeçip ayağa kalkmasının bedeli olarak doğum kanalının küçülüp uzamasına yol açan sürecin, bir yandan beynin büyüyüp özelleşmesine olanak sağlarken, tam gelişmiş büyüklükte bir beyni olan çocuğun normal yoldan doğumunun olanaksız hale gelmesi, nesil tüketecek bir sorun yarattı: Yüzbinlerce yıl öncesinin mağra koşullarında aylarca gebe, sonra aylarca-yıllarca aciz bir bebek bakmakla yükümlü olan bir annenin, kendisini ve yavrusunu koruyup besleyecek bir “partner” bulmaya ve elde tutmaya ihtiyacı var! Bu ikilinin, bizim şimdiki babalık kavramı ve bilgilerinin olmadığı bir çağda, seks, şehvet, sosyal üstünlük kanıtlama gibi katma getirileri olmadan birbirine ve yeni doğan bebeğe yıllarca (yaklaşık 3 yıl kadar) “karşılıksız” bakmaları ancak son derece güçlü ve özverili bir duygusal ilişkiyle olur. Bu ilişkiyi yönlendiren duygular ve bunları yöneten fizyolojik sistemler, tıpkı gebelik, doğum, erkenlik, menapoz gibi doğal yaşamın doğal süreçlerinden biri olan Aşk’tır. Ne hastalıktır, ne anormallik. Her insanda biraz farklı ortaya çıkan ve gelişen bir insanlık halidir. Son 8-10 senede evrimsel gerekliliğinden uzaklaşıp daha çok duygu zenginlikleriyle bezenmiş olsa da, aşk yaşanabilecek en karmaşık ve iz bırakan duygu durumlarundan birisidir. Üstelik bu haliyle aşk, üreme fizyolojisinin ve neslin sürdürülme dürtülerinin çok üstünde farklı bir düzeye çıkmıştır önbeynimizin gelişmesi sayesinde. Üstelik duygu ağırlığı üstün bu tutkular, sevenler arasındaki cinsiyet, yaş, sosyal statü, ırk, din gibi farklılıkların da üstesinden gelebilecek bir güce ulaşmıştır. Montaigne’nin dediği gibi “Her insanda insanlığın her hali vardır”, bu nedenle de insan sayısı kadar çeşitli aşk vardır, her aşk eşsizdir, kendi içinde herbirisi güzel ve saygıdeğerdir. Marifet yargıcı olmadan bu duyguyu dürüstce ve alabildiğine yaşamak, değerini bilmek ve anısına saygı gösterebilmektir.


Örgü örmek bunamayı geciktiriyor

07 Temmuz 2010 admin Kategori: Kadın Sağlığı | Yorum yok »

ABD’de yapılan bir araştırma, örgü örmek, kitap okumak gibi hobilerin bunamayı geciktirebileceğini ortaya koydu. Televizyon seyretmek ise hafıza kaybına neden oluyor…

 

ANKARA - BBC’nin internet sitesindeki habere göre Minnesota’daki Mayo Clinic hastanesinden araştırmacılar, hobilerin bunama başlangıcını geciktirdiğini, ancak televizyon karşısında vakit geçirmenin hafıza kaybı gibi sorunlar yarattığını belirledi.

 Araştırmada, 70 ila 89 yaşlarında, hatırlama sorunu yaşayan yaklaşık 200 kişi, bu sorunu yaşamayan bir grupla karşılaştırıldı. Araştırmacılar, katılımcılara son bir yıl içinde günlük faaliyetleri ve 50 ile 65 yaş arasında zihinsel olarak ne kadar aktif oldukları hakkında sorular sordu.Orta yaşta okuyan, oyun oynayan veya dikiş dikmek, örgü örmek gibi el sanatı ile uğraşanlarda hafıza kaybı riskinin yüzde 40 oranında azaldığı belirlendi. İlerleyen yaşlarda ise aynı faaliyetlerin bu riski yüzde 30 ila yüzde 50 oranında azalttığı sonucuna varıldı.

Araştırmada ayrıca günde 7 saatten az televizyon seyredenlerin, ekran karşısında daha fazla oturanlardan yüzde 50 oranında daha az hafıza kaybına uğradığı sonucuna varıldı.

Alzheimer Derneği yetkilisi Sarah Day ise gelecek 10 yılda bir milyon insanın bunama yaşayacağını, dolayısıyla bunamayı önlemenin yollarını bulmanın çok önemli olduğuna dikkati çekti. Day, “Beyninize egzersiz yaptırmak için yap-boz yapmak, bulmaca çözmek, hatta yeni bir dil öğrenmek eğlenceli olabilir” diye konuştu.


Erkekler alın çizgileri

07 Temmuz 2010 admin Kategori: Erkek Sağlığı | Yorum yok »

Erkekler alın çizgilerine botoks yaptırıyor

Özellikle kadınların kırışıklık tedavisi için tercih ettikleri botoks, artık erkeklerin de tercihi. Erkekler botoksu en çok alın çizgilerini yok etmek için yaptırıyor.

İSTANBUL - Dünyada 20 yıldır uygulanan, Türkiye’de ise 1994 yılından beri kullanılmaya başlanan botoksun, kırışıklıklar ortaya çıkmadan yapılmaya başlanması büyük önem taşıyor.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Estetik, Plastik, Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Murat Emiroğlu, “Kırışıklar iyice ortaya çıktıktan sonra botoks uygulaması yaptırmaktansa, ortaya çıkmaya başladıktan sonra yapılması en doğru uygulamadır” dedi. Emiroğlu, botoks işleminin ileriye dönük olarak kırışıkların oluşmasını engellemek için 6 ayda bir mutlaka yapılması gerektiğini, böylece giderek verilen botoks miktarının da azalacağını dile getirdi.

BİRBİRİNE BENZER YÜZLERİN OLMAMASI İÇİN
Botoks uygulamasının estetik dışında da her yerde kullandığına dikkati çeken Emiroğlu, şunları kaydetti:
“Doz ayarlaması mutlaka ehil ellerde yapılmalıdır. Sağlık Bakanlığı geçtiğimiz yıl bir genelge yayımladı. Plastik cerrahlar ve dermatologların dışında kimsenin botoks yapmaması gerektiği belirtildi. Kuaför ya da güzellik salonlarında yapılan botoks, doz ayarlaması yapılmadan bilinçsizce uygulanıyor. Bunun sonucunda da kaslar ölüyor ve birbirine benzeyen, donuk adeta maske şeklinde yüzler ortaya çıkıyor. Yüzün asimetrisi bozuluyor. Gereğinden fazla kullanıldığında adale felç oluyor. Böylece mimik kalmıyor, hep birbirine benzer yüzler ortaya çıkıyor.”


EN ÇOK BANKACI VE DOKTORLAR TERCİH EDİYOR
Günümüzde botoks uygulamasının erkekler arasında da giderek yaygınlaştığına işaret eden Emiroğlu, özellikle bankacı ve doktorların botoksu çok sık tercih ettiğini dile getirdi. Prof. Dr. Murat Emiroğlu, şunları söyledi:
“Erkekler artık çok sık botoksu tercih ediyor. Özellikle yüz yüze iş yapan erkekler botoksu kullanıyor. Erkekler daha çok alın çizgisi ve kaz ayağı için bize geliyor. Özellikle 35-50 yaş arası erkekler botoks yaptırıyor. Botoks 10-15 dakikalık bir işlem. Bu yüzden de çok tercih ediliyor. Kadınlar ise en çok alın ve göz çevresi için botoks yaptırıyor. Yanaklardaki düşmeler içinse daha çok dolgu tercih ediliyor.”

 


Menisküs yırtığı

07 Temmuz 2010 admin Kategori: Ayak Sağlığı | Yorum yok »

Menisküs yırtığı nedir?

Menisküs, sadece sporcularda değil, dizini herhangi bir şekilde zorlamış herkeste görülebilir. Menisküs yırtığı dizde ağrı, kilitlenme, hareket kısıtlılığı ve sıvı toplanması gibi çeşitli şikayetlere neden olur.

Menisküsler diz içinde uyluk ve kaval kemiklerinin eklem yüzeyleri arasında bulunan kıkırdak yapıda C- ve O- şeklinde yastıkçıklardır. Çeşitli yöndeki kuvvetlerin etkisi altında menisküsler yırtılabilir. Sanılanın aksine sadece sporcularda değil dizini herhangi bir şekilde zorlamış olan herkeste görülebilir. Örneğin sürekli diz çöküp kalkan kişilerde… Bu yırtıklar bazen yaşlanma veya yapısal bozukluklar sonucunda kendiliğinden de gelişebilir.
Menisküsler kıkırdak yapısında oldukları için iç kısımları kan damarlarından yoksundurlar. Bu nedenle bu bölgede oluşan yırtıklar iyileşmezler. Yırtığın olması dizde ağrı, kilitlenme, hareket kısıtlılığı ve sıvı toplanması gibi çeşitli şikayetlerin oluşmasına neden olur. Uzun dönemde ise bu yırtığın kalması dizin kendi içinde bozulmaya yol açar. Diz içinde ilerleyici hasarın önlenmesi için menisküsün yırtık bölgeleri alınarak temizlenmelidir. Menisküslerin dış kısımlarındaki yırtıklar ise dikilerek tedavi edilebilir.

ARTROSKOPİK BAĞ TAMİRİ NEDİR?
Dizin içinde bulunan ön çapraz ve arka çapraz bağlar hareketler sırasında uyluk ve kaval kemiklerinin birbirinden ayrılmasını engellerler. Özellikle spor yapan kişilerde sıklıkla ön çapraz bağ ve daha az sıklıkla arka çapraz bağ yırtılarak kopabilmektedir. Diz bağ tamiri, yırtılmış olan ön ve arka çapraz bağın yerine kadavradan alınan bir doku, kişinin kendisinden alınan bir doku veya sentetik bir materyal ile yeniden oluşturulmasıdır. Yırtılmış olan bağın cerrahi olarak dikilerek tamir edilmesi mümkün olmadığı için yenisi oluşturulmaktadır. Yeni oluşturulan bağ kemiklere özel vidalar veya kancalar yardımı ile tutturulmaktadır.

ARTROSKOPİNİN AVANTAJLARI NELERDİR?
Sadece iki veya üç delikten yapılan, bu sayede dizi keserek açmaya gerek olmayan bir ameliyattır.
* İstenirse lokal olarak yapılabildiği için hasta da dizinin içinin görüntüsünü doktoru ile birlikte TV ekranından izleyebilir.
* Ameliyat kesisi çok az olduğu için yara iyileşmesi kolaydır, pansuman ihtiyacı çok azdır.
* Hastane kalış süresi çok kısadır. Eski yöntemlerle 3-4 gün hastanede yatmak gerekirken artroskopi sayesinde hasta aynı gün veya ertesi taburcu olabilir.
* Hasta ertesi gün yürüyebilir.
* Hasta çok kısa içerisinde işine dönebildiği için işgücü en azdır.
* Ameliyat sonrası eklemlerde hareket kısıtlılığı gelişme ihtimali daha düşüktür.
* İşgücü kaybının az olması, hastanede yatış süresinin kısa olması, fizik tedavi ihtiyacının minimum olması, ameliyat sonrasında az ilaç kullanılması gözönüne alındığında son derece ekonomik ve hasta açısından konforlu bir ameliyattır.

ARTROSKOPİ SADECE DİZ EKLEMİNDE Mİ KULLANILMAKTADIR?
Hayır. Diz eklemi artroskopinin en çok uygulandığı eklem olmasına rağmen diğer eklemlerde de artroskopi tanısal ve cerrahi olarak başarıyla uygulanabilmektedir.
Omuz ekleminde tekrarlayan çıkıkların, eklem çevresindeki kas ve kapsül sıkışmalarının, eklem çevresindeki bursaların (eklem hareketini kolaylaştıran içi sıvı dolu keseler) mikropsuz iltihaplanmalarının ve donmuş omuz hastalığının tedavisi artroskopik olarak yapılabilmektedir.
Dirsek ve el bileğinde eklem içi bağların hastalıkları, hareket kısıtlılıklarının tedavileri ve eklem içi serbest kemik ve kıkırdak parçalarının çıkartılması da artroskopik olarak yapılabilmektedir.
Kalça ekleminin hastalıkları uzun süren ve tedaviye çok zor cevap veren sorunlara yol açabilir. Özellikle kalça ekleminden kaynaklanan hastalıkların tanısı ve tedavisi açık yöntemlerle yapıldığında hasta için uzun süreli nekahat dönemlerinin gerekmesine neden olabilmektedir. Son yıllarda kalça artroskopisi ile kalça içine kolayca ulaşılmakta ve labrum (eklemin kenarlarını kaplayan kıkırdak ) yırtıklarının tedavisi yapılabilmektedir.
Ayak bileği ekleminin kıkırdak hastalıkları ve bağ sıkışmaları artroskopi ile tedavi edilebilmektedir.

DİZ EKLEMİNDE ARTROSKOPİNİN YAPILIŞININ ŞEMATİK GÖRÜNÜMÜ

Ntvmsnbc





Telefon Dinleme Havuz Dinleme Cihazi Tabela Blouse Tabela An Yaa